İran – ABD Savaşı

Kasım Süleymani, İran, ABD, Irak derken ortalık iyiden iyiye karıştı. Bir yanda vekalet savaşları, bir yanda düzensizlik düzeni. Tüm bu gelişmelerin ardında yatan sebepleri şöyle bir incelemeye ne dersiniz? (Bilgisel)

  • 8 Ocak 2020 günü İran/Tahran yerel saatiyle 06.18’de Ukrayna’ya ait havayolunun bir yolcu uçağı İran Hava Kuvvetleri tarafından düşürülmüştür.
  • İran Hükümeti önce düşürdüğüne dair iddiaları reddederek uçağın teknik arızalar sonucu düştüğünü ifade etmiştir, elim hadiseden üç gün sonra ise ‘insan hatası’ dolayısıyla uçağın Hava Kuvvetleri tarafından düşürüldüğünü kabul etmiştir.
  • Uçağın düşürülmesinden hemen sonra İran otoriteleri tarafından uçağın teknik arızalar sonucu düştüğünün açıklanması ise aslında zımnen bir itiraf olarak değerlendirilebilir.
  • Keza bir uçağın düşürülmesi halinde dışarıdan bir müdahale yoksa, düşüşün sebepleri yalnızca uçağın kara kutusu incelenerek belirlenebilir.
  • Uçağın düştüğü an ile gelen ilk teknik arıza açıklaması arasındaki süre göz önünde bulundurulduğunda, uçağın kara kutusunun incelenmiş olmadığı aşikardır. Dolayısıyla bu, zımni bir itiraftır.
  • Son günlerde oldukça hızlı olan Ortadoğu gündemini incelediğimizde karşılacağımız en büyük ‘infial’ aslında Kasım Süleymani’nin vurulması değil, bunun sonuçlarıdır.
  • Ukrayna Uçağı hadisesinden de anlayacağımız üzere İran’ın savunma kurumları arası irtibatı ve eşgüdümlü hareket kabiliyeti oldukça düşüktür.
  • İşin teknik detaylarına çok fazla girmeden, Kasım Süleymani’nin ölümünün ardından yaşanan bu elim olaydan başlayarak tüm Ortadoğu ve Dünya gündemini şöyle bir inceleyeceğiz.
  • Tüm bu yaşananlar bizler için ‘tek kutuplu dünya sistemi’nden ‘çok kutuplu dünya sistemi’ne geçişin bir emaresi olarak gözüküyor.
  • Dünya, tarihin tekerrür eden vakitlerinde çeşitli güç odaklarının çekişmelerine sahne olmuş, dengelerin değişimine ise şahit olmuştur.
  • Açıkçası bu dönemlerde yaşananlara baktığımda aklıma gelen ilk şey soğuk savaş vaktinin rekabet düzenine ne kadar da benzeyen bir dönemden geçtiğimizdir.
  • Tabi ki tüm bunları belirli bir bakış açısında sabit kalarak incelemek pek de mümkün değildir. Farklı bakış açılarından, farklı perspektiflerden faydalanmak gerekir.
  • Konumuz Ortadoğu olunca tabi ki ilk incelememiz gereken ülkelerden biri de İran’dır. Dolayısıyla bu yazıya başlangıcı ‘İran ve Dış Güçler’ bakış açısı üzerinden yapacağız.
  • Soğuk Savaşın sona ermesiyle beraber, NATO’nun işlevi üye ülkeler tarafından sorgulanmaya başlandı.
  • Tek amacı SSCB’yi frenlemek ve Avrupa’ya açılmasını engellemek olan NATO, SSCB’nin yıkılışıyla beraber bir ‘misyon boşluğu’na girdi.
  • Washington’da “tarihin sonu” olarak adlandırılan NATO ve ABD düzeni, sistemin devamı için kendisine yeni düşmanlar yaratmak zorunda idi.
  • Tüm bunların sonucu olarak, elimizde somut olarak nitelendirebileceğimiz tek ürün; ‘şer üçgeni’ kaldı.
  • Tüm dünyaya terörizm korkusu yayan hadiselerden sonra, ki bunlardan en önemli olanı 11 Eylül saldırısıdır, ABD; yukarıda bahsettiğim şer üçgeni olarak üç devleti ilan etti. Bu devletler; İran, Irak ve Kuzey Kore.
  • 11 Eylülden biraz sonra şer üçgenin ‘giriş kapısı’ olan Afganistan’a müdahale eden ABD, burasının ‘terör ihraç ettiği’ bahanesiyle işgale başlamış bulundu.
  • 11 Eylül’den iki gün öncesine gidelim. Tarih 9 Eylül 2001. ‘Penşir Aslanı’ lakaplı Ahmed Şah Mesud, Taliban’a karşı mücadelesi ile ün salmış ünlü bir asker..
  • 11 Eylül saldırısından sadece iki gün önce öldürülen Ahmed Şah Mesud, ayrıca Taliban’a karşı savaş veren Taciklerin lideri idi.
  • Belçika uyruklu, Fas asıllı; Müslüman olduğunu iddia eden iki gazeteci tarafından, roportaj için onları kabul ettiği sırada öldürüldü.
  • Suikaste uğramasının ardından lideri olduğu Taciklerin kendi aralarında girdiği ‘iktidar kavgası’ ile ABD’nin Afganistan’a ‘uğrayışı’ eş zamanlı olmuştur.
  • ABD, Afganistan’a Taliban’a karşı mücadele vermek gerekçesi ile girdiğine göre, stratejik ortağı Tacikler olmalıdır. Lakin öyle olmamıştır. Aksine Taciklerin lideri 11 Eylül’den iki gün önce şüpheli bir şekilde öldürülmüştür.
  • Afganistan’a müdahale ettiği ilk günden itibaren hem Tacikler hem Taliban’a saldıran ABD; bölgede her iki oluşumun da var olmasını istememiştir
  • Peki ya neden? Tacikler, yeryüzünde İran halkından başka farsça konuşan tek halktır. Aralarında kardeşlik olduğunu düşünürler ve ayrıca Tacikistan ve İran devletleri arasında ‘Fars Dili’ sempozyumları düzenlenir
  • Sovyetler Birliği’nin balistik ve nükleer füze üretme konusundaki en önemli fabrikalarından biri de Tacikistan’da bulunur. Kontrollü yıkım döneminde SSCB; buradaki fabrikayı bilerek imha etmemiş, Tacik bilim adamlarına füze ve nükleer teknolojilerini öğretmiştir.
  • Tacikistan üzerinde ve terk ettiği Afganistan üzerinde en azından ABD hakimiyetini engellemek ve Güneyden girişi durdurmak adına böyle bir yol izlemiştir.
  • Nitekim ABD’nin girişini engellemek için yeterli olmayan bu durum, aksine ABD’nin buraya müdahale etmesindeki etkenlerden biridir.
  • Tacikistan’da bulunan fabrika ve burada üretilen/geliştirilen füze teknolojisinin Tacikistan-İran karşılıklı sempatisiyle İran’a geçtiği gözlenmiştir.
  • İran bunun karşılığında Tacikleri şiddetli bir biçimde desteklemiştir. Dolayısıyla ABD’nin Afganistan’a müdahaledeki en önemli amaçlarından biri de Tacikistan sınırlarına kadar gelip ‘ganbot’ diplomasisi vasıtasıyla İran’a teknoloji ve mühimmat transferlerini engellemektir.
  • Bir yandan da, ‘şer üçgeni’ne sağlıklı bir müdahale ortamı oluşturmak için, bu üçgenin en güçlü ayağı olan İran’ın bir tarafını Afganistan’dan yaptığı müdahale ile kuşatmaktır.
  • Tabi ki diğer tarafı da 2 yıl sonra, Irak’a yaptığı müdahale ile kuşatacaktır. ABD’nin İran’ın füze teknolojilerini elde etmesinden bu denli çekinmesinin en büyük sebeplerinden biri de şüphesiz ki İsrail baskısıdır.
  • Yukarıda hadise neden anlatıldı? Bu hadise, son cümleden de anlaşılacağı üzere, ABD’nin, İran’ın bu teknolojileri elde etmesini engellemek için neler yapabileceğini göstermek için anlatıldı.
  • Öte yandan, ABD’nin Afganistan’dan çeşitli ekonomik beklentileri de bulunmaktadır. Ancak bu beklentiler ABD’yi uçuracak ya da batıracak türden çok büyük meblağlar değildir.
  • Bu beklentileri buralarda saymak, belgelenmemiş ekonomik getiriler olduklarından dolayı spekülasyon yaratmaktan öteye gidemeyecektir.
  • Bu yazıyla Ortadoğudaki ABD planının nasıl da ‘arap saçına’ döndüğünü anlatacak olduğumuzdan, bazı konuların bir bilgisel için biraz detay sayılabilecek yönlerine değinmek zorunda kalabiliriz.
  • Günümüz, artık ‘fethet ve yönet’ devrini çoktan geçmiş olduğumuz vakitlere denk geliyor. Artık yeni motto ‘fethet ve finanse et’ şeklinde olmalı.
  • Keza Küresel Sermaye Sistemi ve bu sistemin insanlar üzerinde oluşturduğu beklenti ‘refah’ kavramıyla açıklanır. Refah, eskiden huzurlu ve güvenli bir yaşam iken, bugün huzurlu, güvenli ve emek+zaman açısından hakkınızı aldığınız bir yaşamdır.
  • Dışarıdan müdahale ettiğiniz bir devleti yönetmek istiyorsanız bu şartları sağlamak zorundasınız. Aksi taktirde sağlayan bir devlet gelir ve müdahale ettiğiniz devlet, elinizden kayıp o sağlayan devletin yanına gider.
  • Tabii bunun için öncelikle bazı aşamalar vardır. Güven ve huzur, ilk iki aşamadır. İlk iki aşama yoksa, üçüncü aşamadaki emek+zaman ki, bunun modern dünyada karşılığı paradır; her zaman güçlü olan tarafı seçer.
  • Evet, burada tüm bunlardan bahsederken aslında ABD’nin Irak’ta başına gelenlerden bahsediyoruz. Açıklayalım.
  • ABD, Irak’a müdahale ettiğinde, meşhur ‘demokrasi, huzur, insan hakları ve refah’ söylemleri Irak ordusunun yarısından fazlasının ABD’ye hiç direnmemesi ile sonuçlandı.
  • Saddam’ın ordusundan direnenler ise “ABD’nin kahredici kudreti” ile karşılaştı ki, bu bir sürpriz değildi. Sonuçta ABD ordusu çok büyük bir ordu, Saddam’ın ise ordusunun yarısından fazlası ABD işbirlikçisi.
  • Müdahalenin sonunda Irak ABD kontrolüne geçerken, Saddam’da asılmıştı. Artık sıra ABD’nin vaatlerinin gerçekleşmesine gelmişti.
  • Lakin İran destekli milislerin, Sünni saddamın düşmesiyle beraber; Şiilerin militarist bir kutup oluşturmasından destek alarak ortaya çıkması ABD’nin planlarını bozdu. Ülkede neredeyse her gün, her şehirde bombalar patlıyor; Şii Milisler ve ABD askerleri ölüyordu.
  • ABD’nin askeri kayıpları o kadar fazlaydı ki, halktan saklanmak zorunda kalınıyordu ve en sonunda ABD; kendi unsurlarını buralardan çekerek Blackwater gibi paralı askerleri koymak zorunda kaldı.
  • Paralı asker, lejyonerler demektir. Lejyonlar yakıp yıkarlar, tecavüz ederler, çalarlar. Karşılaşılan sonuç da zaten bu oldu.
  • Irak halkının önemli bir bölümü ABD askerlerini selamlayarak karşılarlarken, bir anda ABD lejyonlarının tecavüzleriyle, yağmalarıyla karşı karşıya kaldılar.
  • Bu durum, ABD’nin Irak halkından görmüş olduğu karşılığın da son bulması anlamına geliyordu. Kısacası güven ve huzur zaten yoktu.
  • Yukarıda dışarıdan müdahale ettiğiniz bir devletin kontrolünü sağlamak için gereken üç şart verilmişti. ABD’nin Irak’ta ilk iki şartı uygulayamadığını açıkladık.
  • Gelelim üçüncü şart olan ‘emek+zaman’ şartına, ki bu fakir bir ülkeyle muhatap olmanız halinde finanse etmek anlamına gelir.
  • Şii Milislerinin saldırıları, ABD’nin Blackwater hatası derken karşımıza çıkan şey Irak’ta muazzam bir kaos ortamı ve güvensizlik ortamı olmuştur. Bir ülkeyi finanse etmeniz için gereken şartlardan hiçbiri karşılanmıyor kısacası.
  • Dolayısıyla Irak’ta ne güven vardı, ne huzur ne de istikrar.
  • ABD, çok büyük bir devlet. O kadar büyük ki, asla ödeyemeyeceği 20 trilyon dolar gibi bir borcu var. Bu borç, ABD’nin kamusal bazda bir başka devlete yatırım yapmasını engelliyor.
  • Öte yandan ABD, zaten kamu anlamında askeri harcamaları çıkardığınızda, kapasitesine göre çok düşük bir bütçeye sahip. Çünkü tam anlamıyla liberal bir ekonomiye sahip ve para devlette değil, özel sektörde.
  • ABD, Irak’ta, üçüncü şartı, yani para şartını, ilk iki şartı yani güven ve huzuru sağlayamadığı için zaten sağlayamadı. Keza Özel Sektörü Irak gibi bir ülkeye yatırım yapmaya ikna edemedi.
  • ABD devletinin kendi kaynakları da borçlardan ötürü buraya yatırım yapmaya yetmeyeceğinden, Irak; ABD’nin girip kontrol edemediği bir devlet olarak kaldı.
  • Bu kadar şeyi anlattık ancak İran’ı inceleyeceğiz derken İran’a hiç değinmedik. Şimdi artık sıra İran’da.
  • ABD, Irak’ta bu denli çuvallayınca; ilk iki aşamanın temini için geri adım atmak zorunda kaldı ve en azından stratejik bölgelerin kontrolü için, ki bu İsrail’in temennisidir, burada bir federal devlet görmek istedi.
  • Çözüm masaları kuruldu, Irak’ta yeni bir devlet ve yeni bir hükümet oluşturuldu. Federal olarak bölünen Irak, Kürdistan bölgesiyle ABD’nin bir şekilde kontrol etmeye çalışacağı bir yere dönüştü.
  • Daha sonra ne mi oldu? ABD burada da çuvalladı. Keza Federal devlet kurulurken İran’a karşı çok fazla taviz veren ABD, anayasalarla beraber oluşturduğu Kürdistan federe bölgesinin yetkilerini istediği gibi düzenleyemedi.
  • Burada bir bağımsız Kürdistan oluşturmak isteyince, Irak’ın kalan bölümü, İran ve Türkiye fiziki ambargolar başlattı ve bir hafta sonra bu hayalde kendini projeler çöplüğünde buldu.
  • Bir anda günümüze kadar geldik. Geçmişi yavaş yavaş anlatırken bir anda hızlandık. Şimdi biraz daha geriye gidelim.
  • ABD’nin Irak’ta çuvallamasının ardından, Ortadoğu’ya müdahale edilse de burada bir şekilde kaos ortamının devam edebileceği ve ABD’nin buralarda mutlak hakimiyet sağlayamayacağı gün yüzüne çıkmış oldu.
  • ABD askerlerinin işgal bahanesiyle beraber Irak’tan çekilmesinden biraz sonra Arap Baharı başladı. Peki neden? Bahsedilen çuvallama, İsrail’in “ABD’nin gelir vurur, işi bitirir” tezinin çürümesine sebep oldu. Bu durum, İsrail’i ve ABD İsrail şahin kanadını tedirgin etti.
  • Diğer İsrail karşıtı devletlerin de birleştikleri taktirde ABD ve İsrail’i bu bölgede barındırmayacaklarını hissetmeleri, onların sonu oldu.
  • Yeni proje, bu devletlerin doğrudan müdahale ile olmuyorsa iç savaş ile etkisizleştirilebilecekleri oldu.
  • Suriye’ye kadar aslında her şey güzeldi. Tunus, Mısır, Libya vs. pat küt gidiyordu. Ancak Suriye’de Rusya’nın “artık yeter” demesiyle beraber bütün planlar alt üst oldu.
  • Peki ya Rusya neden o ana kadar bekledi? Bunu da açıklayacağız.
  • ABD’nin Irak’ta çuvallamasıyla beraber burada kendine hareket alanı bulan İran, ilk olarak ‘vekil savaşlarının’ temelini burada attı.
  • Arap Baharının devam eden süreçlerinde, Ortadoğu’nun çeşitli bölgelerinde kendisine hareket alanı bulan İran; ABD’nin kurduğu düzenin devam etmesine engel oldu.
  • ‘Kaos ise kaos’ mantığıyla devam eden ABD; kaosun devam etmesi halinde buralarda kendi mutlak hakimiyetini kuramasa bile diğer ülkelerin de hakimiyet kuramadığını, istikrarsızlıktan dolayı da İsrail’e tehdit oluşmadığını fark etti.
  • Devam eden süreçte ABD’nin politikaları da buralardaki kaosu yok etmek değil, kontrol edebilmek üzerine kuruluydu.
  • Lakin kaos devam ettikçe, yıllar geçtikçe İran’ın bölgede oldukça yüksek bir hakimiyet elde ettiğini fark eden ABD, bir müddet sonra kaosun kontrolden çıkacağını biliyordu.
  • İlk kontrolden çıkış aslında Irak Barzanisi’nin Kürdistan ilan ettikten sonra tutunamadığını görünce oldu. Keza burada ABD için sigorta olarak duran Barzani, argo tabiriyle hiçbir halt yiyememişti.
  • Mecliste ve yönetimsel olarak hükümette de üstünlüğü elinde bulunduran İran, Suriye’ye de açılarak Tahran’dan Şam’a kadar bir koridor kurmuştu.
  • Bu koridorun Şii Hilali’nin kuzey burcu olduğunu söylememiz mümkün. Güney burcu da, Yemen ve Umman hedefleriyle oluşuyor.
  • Irak’ta işlerin kontrolden çıktığını fark eden ABD, Suriye-Irak sınırında bulunan Elbu Kemal sınır kapısnını, ki çok önemli bir kapıdır, açılışının ardından deliye döndü. Keza bu sınır kapısı Tahran-Şam hattını tamamlıyordu.
  • Şam’dan sonra Beyrut’a inmek, Beyrut’tan İsrail’i tehdit etmek ise artık çocuk oyuncağıydı.
  • Bu sınır kapısının açılışının hemen ardından Irak’ta ayaklanmalar başladı/başlatıldı. Bu ayaklanmaları en çok ABD destekliyordu. Oldukça kanlı geçen ayaklanmaların bastırılmasının ardından tepki olarak Şii ayaklanmalar başladı.
  • Ki bu ayaklanmaları biz, ABD Bağdat Elçiliğinin basılmasıyla çok net olarak gördük. Bu baskından biraz sonra ise Kasım Süleymani vurulacaktı.
  • Net olarak gördük ki, ABD’nin kontrollü kaos ve istikrarsızlık denemeleri de bir müddet sonra başa sarıyordu ve olaylar mezhepsel perspektiften çıkıp, ideolojik perspektiflere giriyordu.
  • IŞİD’in mezhepsel perspektifi yırtıp atmış olduğu gerçeği, ABD’yi derinden yaralamış oldu. Ideolojik perspektif, 10bin km öteden gelip yönetebileceğiniz bir perspektif değildir.
  • Tüm bunların bir sonucu olarak ABD, Ortadoğu’daki hakimiyeti kaybetmeye başladığını Irak vesilesiyle net bir biçimde fark etti.
  • İsterseniz bu hakimiyet meselesini biraz daha açalım, belki de dünyanın çeşitli yerlerine gideriz.
  • Tüm bu hakimiyet, kontrollü kaos oyunları bizlere gösteriyor ki, ABD’nin bu planları eninde sonunda İran’a nüfuzunu yaymak için çeşitli fırsatlar veriyordu.
  • İsrail paranoyak bir devlet. Gerçek anlamıyla paranoyak bir güvenlik devleti. Ancak paranoyak olmakta da haksız sayılmaz.
  • 2006 yılında Hizbullah ve İsrail arasında gerçekleşen savaş, İsrail’in kurulduğundan bu yana geri çekilmek zorunda kaldığı tek savaştır.
  • Bu savaş, 3 İsrail gemisinin batırılması, onlarca İsrail tankının batırılmasıyla sonuçlandı. Bu savaş, aslında Irak’taki ABD çuvallamasının İsrail karşıtı devletleri nasıl da cesaretlendirdiğinin bir göstergesi.
  • Paranoya İsrail Devleti, sürekli İran’ın yüzbinlerce sapmalı, az hasarlı ancak görece etkili füzelerle/roketlerle üstüne geleceğini, Demir Kubbe sistemini satüre edeceğini iddia ediyor.
  • Bu sistemin satüre edilmesinin ardından da İran’ın balistik füzelerini üstüne atacağını söylüyor. İlk bahsettiğim roket sistemlerinin teknolojileri çok da yüksek değil, dolayısıyla bunların üretimini engellemek için vurmaktan başka çareniz yok.
  • Ancak İran’ın balistik füze teknolojisinin üretimini/geliştirmesini engellemek İsrail için oldukça hayati bir görev olarak ele alınıyor.
  • İran’ın Sovyetler birliği teknolojilerine Tacikistan aracılığıyla ulaşmasının ardından hem kendinin çalışmalara devam ettiği, hem de Kuzey Kore ile bu konuda alışverişler gerçekleştirdiği biliniyor.
  • Bu teknolojilerin ne seviyede olduğunu İran açısından tam olarak bilmesek de, Kuzey Kore’nin denizaltılarından atarak balistik füzeleri Japonya’nın üstünden aşırttırdığını biliyoruz.
  • Kaldı ki Aramco Saldırıları da öyle kolay kolay gerçekleşecek saldırılardan değil. Dolayısıyla İran belirli bir teknolojiye ulaşmış, bu teknolojiyi üretip çevredeki vekil güçlerine dahi iletebiliyor.
  • Bu durum, İsrail gibi, 2007 yılında ortada fol yok yumurta yokken Suriye’nin Kuzey Kore menşeili reaktörünü uçaklarla vurma cesaretini gösteren paranoyak bir devlet için çok korkutucu olmalı.
  • Peki ya ABD’nin ‘kaos ise kaos’ stratejisinin de çökmeye başladığını gördüğümüz bu zamanlarda artık yeni bir dönem mi başlıyor?
  • Bu sorunun cevabını vermek hem çok kolay, hem de çok zor. Kasım Süleymani, El Mühendis gibi isimleri ABD’nin terörist diyerek indirdiğini gördük. Bu isimler resmi isimler, ülkelerin memurları.
  • Dolayısıyla bu durum, İran protokolünde bulunan Kasım Süleymani ile Irak protokolünde bulunan El Mühendis’in ‘terörist’ ilan edilerek vurulması durumunu karmaşıklaştırıyor.
  • Kim terörist ilan ediyor? Hangi devlet ilan ediyor? Hangi otorite buna karar veriyor? Soru bu. Eğer güçlü olan karar veriyorsa, bunu da kılıfına uydurması gerekir en azından.
  • Nasıl kılıfına uydurur, yıllardır ABD’nin BM’ye yaptığı baskılar gibi, böyle bir uluslar arası kuruluşa baskı yapar, sonra vurur.
  • Lakin böyle olmadı, artık bu yapmacık da olsa bir formalitesi bulunan yöntemlere dahi başvurulmuyor. Bu durum bana Vestfalya düzenini hatırlatıyor.
  • Nedir Vestfalya düzeni? 16. Ve 17. Yüzyıllarda ortaya çıkan, devletlerin kendileri dışında hiçbir otoriteyi formalite icabı da olsa kabul etmediği, tamamen ‘büyük balık küçük balığı yer’ sözünün açık açık yaşandığı bir düzen.
  • Bu düzen bizlere yeni bir dönemin kapısını aralayabilir. Bu dönem, kaosun artık kontrolden çıktığı ve devletlerin kafalarına göre meşruiyet verdiği infazları gerçekleştirdikleri bir dönem olabilir.
  • Aslında bu dönemlerin habercisi olarak vekalet savaşlarını göstermemiz oldukça mümkün. Ülkelerin en güçlüsünden en güçsüzüne kadar teknolojinin gelişiminden faydalandığı bir dönemdeyiz.
  • Dolayısıyla bu gelişme, formaliten de olsa uluslar arası meşruiyet kazandırma yöntemlerinin hantallaşmasına sebebiyet verdi. Keza lobicilik faaliyetleri artık sadece İsrail veya Amerika’ya özgü değil.
  • Bundan sebeptir ki, devletler bu formaliye faslının hantallaşmasından çeşitli kayıplara ve kaosun kontrolünde zorluklar yaşamaya başlayınca vekalet savaşları da başlamış oldu.
  • Örneğin ABD’nin ypg ile denediği şeyler gibi şeyler, formaliteye uydurulmak yerine basında şirin gösterilme yoluyla halledilmek istendi. Bu da savaşan tarafların muğlaklığıyla sonuçlandı.
  • Bu muğlaklık, devletlerin doğal sınırlarında oynamalara sebebiyet verdi. Bir devletin tek başına formaliteden kaçma imkanı eğer güçsüzse eskiden yoktu. Ancak bu vekalet oyunları başlayınca her devlet için bu mümkün oldu.
  • Bunun sonucunda da örneğin İran’ın doğal sınırları oldukça genişledi ve 25 yıl önce hayalini dahi kuramayacağı yerlerde adına kurşun atıp kurşun yiyen insanlar ortaya çıktı.
  • Lakin bu doğal sınırlar sadece siyasi sınırlar değil. Bu sınırlar ayrıca sosyolojik ve iktisadi sınırlarla da belirleniyor.
  • Siyasi olarak nüfuz edeceği sınırları genişletmiş olan İran, sosyolojik açıdan kendi halkına hitap etmekte zorlanan bir rejim ile baş başa kaldı. Bu, oldukça tehlikeli bir durum olsa gerek.
  • Askeri teknolojilerle de sınırlarını zorlayan İran, Arap Baharı döneminde ‘ganbot’ diplomasisi ile Obamayla bir anlaşma sağlamış, füzelerini diplomasisine alet etmişti. Ta ki Trump bu anlaşmayı yırtana kadar.
  • Özellikle askeri bürokrasinin kafasının çok karışık olduğunu bildiğimiz İran’da bu bürokrasinin düzenleyici ve denetleyicilerinin en önemlilerinden olan Süleymani’nin ölümü, ardından bürokrasinin Ukrayna uçağı ile iflas edişi İran’ı zedeleyecek.
  • Her şeye Bürokrasinin kafa karışıklığı ölümle sonuçlanmaz. ABD’nin Afganistan’a müdahalesi sırasında Taliban’a destek olmak fikriyle ‘çarpıştırma’ yolunu deneyen İran, halkın tepkilerini eskisine göre daha fazla dinlemek zorunda kalacak.
  • Batı’nın varsayımları böyle durumlarda çok zekice sanılıp, ansızın iflas etmesiyle ünlüdür.
  • Örneğin yanılmıyorsam 2018’de, Kuzey Kore’nin füze potansiyelini bir ay içinde tam sekiz defa farklı tahmin etmeleri sonucunda Trump’ın Kuzey Kore’ye sarması ve buraya fazladan baskı uygulaması görülmüştü.
  • Aynı durum aslına bakarsanız çok daha yakın bir vakitte de gerçekleşti. İran, Çin ve Rusya deniz tatbikatından bahsediyorum. Batı şoka girdi keza Çin donanması hiç bu kadar güçlü beklenmiyordu.
  • Aslına bakarsanız Rusya ve İran da şaşırmamış değillerdi. Bu gelişmenin hemen ardından Çin, İran’ın bir inşaat firması üzerinden Irak’a açılmayı denedi.
  • Aslında Çin, göz alıcı prenseslerinin yerine bu sefer gemilerini koymuş, yine birilerini etkileyerek bir şeyler kazanmanın peşindeydi.
  • Batının ‘para bende, teknoloji bende, güç bende’ tezi her geçen gün biraz daha çürüyor. Kaldı ki Çin hem donanmasıyla hem de Irak’a İran üzerinden açılmaya çalışmasıyla bu tezi iki farklı yerden çürütmüş oldu.
  • Üstelik Çin’in bu girişimleri Irak’tan karşılık bulmadı da değil. Çin, ABD gibi değil. Bir firmasına bir yere yatırım yapmasını söylerse o firma bir yolunu bulur ve yatırımı yapar.
  • Dolayısıyla yatırım yapılacak yer her ne kadar riskli de olsa, Çin’in bir firmayı ikna etmek gibi bir derdi yok. Nihayetinde Çin de bir yere kadar komünist bir devlet.
  • Buradan hangi sonuca varıyoruz? ABD’nin sağlayamadığı ‘güven ve huzuru’ İran üzerinden; emek+zaman yani parayı da kendi firmaları üzerinden Irak’a sağlaması halinde Çin, ABD’ye muazzam bir tokat atmış olacaktır.
  • İşte ABD’yi çıldırtan, bu girişimler ve tatbikatın ardından gelen Kasım Süleymani suikastinin etkenlerinden biri de bu. Çin’in Irak üzerindeki yayılmacılığını engellemek.
  • Bu yayılmacılığı Çin ekonomisini bitirerek engelleyemeyeceğine göre, İran’ın Irak’ta Şii Milisler aracılığıyla sağlayacağı güven ve refahı bitirerek engelleyecek.
  • Kasım Süleymani’nin vurulması buradaki Şii kontrolünü azaltıp kaosun artmasına yani Çin’in yaptığı/yapacağı yatırımların tamamen çöpe gitmesine atılan bir adım olarak değerlendirilebilir belki. Ancak kesinlikle yetersiz kalır.
  • Şimdi geldik benim komplo teorime. Öncelikle İran’da bir rejim değişimi ya da İran’a askeri bir müdahale ABD’nin hiç işine gelmez. Açıklayalım.
  • İşin askeri teknik kısımlarını geçiyorum, vereceği kayıplar belli. Irak’a karşı verdiği kayıplarda iç kamuoyunun baskısını dahi karşılamayan bir ABD, İran’a karşı bu baskıları hiç karşılayamaz.
  • Bu noktada akıbeti aslında Irak’tan farksız olacaktır. Tekrar Blackwater tarzı lejyonerleri çağırır, tekrar kaos hakim olur. Kontrol etmenin üç şartını sağlayamaz. Sonra?
  • Sonra biri gelir ve sağlar. Kim sağlar, Çin sağlar. Ekonomik sebeplere de değinmiştik, dolayısıyla ABD pirince giderken eldeki bulgurdan da olur.
  • Yani bir müdahale, savaş vs. ABD’nin en son isteyeceği şey. Peki ABD ne ister? Aşağıda yazalım kendimizce.
  • ABD, İran üzerinden Körfez ülkelerini kontrol etmek, İran’ı öcü gibi gösterip onlara silah satmak, borçlandırmak, paralarını yemek; iç siyasetlerine nüfuz etmek ve dolayısıyla karşı bir devrimle İsrail düşmanı yeni devletlerin oluşmasını engellemek ister.
  • Başka? Ortadoğuya Çin’in girmemesini ister. ABD enerjiye tok bir ülke. Petrol var, doğalgaz var. Çin’in ise en büyük eksiği enerji. Dolayısıyla Çin’in İran’a, Ortadoğu’ya; o meşhur üç şartı karşılayarak girmesi, enerji açığını kapatması anlamına gelir.
  • Ortadoğuya Çin’in girmemesi için ABD ne ister? Bence bir mezhep savaşı ister. Yazının başlarında söylediğim gibi, savaşlar şu an mezhepsel açıdan ideolojik açıya doğru kaymış durumda. Zaten ABD’nin kontrolü kaybetmesinin sebebi de bu.
  • Dolayısıyla ABD, bu savaşları tekrar mezhepsel açıya çevirmek ister. Komplo teorim, ABD’nin yeni bir mezhep savaşı istediğidir. Aslında komplo teorisinden ziyade, öngörüm budur diyebilirim.
  • Peki bu mezhep savaşı nasıl çıkar? Kasım Süleymani’nin ölmesiyle beraber ABD, bölgedeki Şiileri tekrardan konsolide etmiş oldu. Bu İran’daki Şiilerin konsolide edilmesinden farklı bir olay.
  • Keza İran’da Şiileri birleştirecek bir motivasyon yok, herkes Şii. Irak ise öyle değil. Nüfusun yanılmıyorsam %60’ı Sünni Irak’ta. Kalanı ise Şii, Ezidi vs. Kasım Süleymani ise sadece İran’ın değil, bütün Şiilerin kahramanıydı, daha da kahramanlaştı; megastar oldu.
  • Süleymani ve El Mühendis’in ölümleriyle beraber Şiiler iyiden iyiye tekrardan belirli bir olgunun etrafında toplanmış oldular. Benim öngörüme göre ise, sırada Sünnileri toplamak var.
  • Bu nasıl olur, bilemeyiz. Belki önemli bir mabedde bir karmaşa, belki çeşitli saldırılar ya da siyasi anlaşmazlıklar. Belki de ypgyi bunun için kullanır. Umarım olmaz ancak öngörü öngörüdür.
  • Son olarak ABD, İran’ı İsrail’e tehdit olmaktan çıkartmak ister. Bu da bölgede bir mezhep savaşıyla beraber İran vekil güçlerinin Ortadoğu’dan silinmesiyle mümkün olur. Böyle bir durumda İran zaten nükleer anlaşmalara boynunu eğecektir.
  • Gelelim mi artık Türkiye’ye? Gelelim hadi. Biliyorum çok uzun oldu, biraz daha var. Sıkın dişinizi:)
  • Küresel piyasalar satıcı-alıcı ilişkisiyle yürür. Birileri satar, birileri alır. Küresel piyasalarda sadece emtia da satılmaz üstelik, bazen kan da satılır. Önemli olan paradır. Gücün kaynağı emek ve zamanını satın aldıklarınızdır.
  • İran kocaman bir benzinlik. Kocaman bir doğalgaz istasyonu. Kocaman bir enerji rezervi. Çantalar dolusu para. Üstelik sistemden uzak, küresel sistemin bir kapalı kutusu. Olması gerektiği kadar satamıyor bu enerjileri.
  • Alıcıyla satıcı arasındaki itişme kakışma da burada başlıyor. İran enerjileri tam verim ve tam fizibiliteyle dünya pazarına açılırsa ne olur? Enerji emtialarının, enerjinin fiyatı düşer.
  • Bu açıdan baktığımızda o zaman alıcının büyüğünden de bahsetmemiz gerekiyor. Kim bu alıcının büyüğü Avrupa. O halde kim ister İran pazarının dünyaya açılmasını? Avrupa.
  • İran dünya pazarına açılsın ki fiyatlar düşsün, enerji ucuzlasın, Avrupa’nın enerji maliyetleri azalsın. Süper. Peki kim istemez? Şu an enerjiyi kim satıyorsa o istemez. Kim satıyor? Rusya.
  • İşte Rusya ve İran arasındaki alengirli ilişkinin bam teli de burası. Rusya istiyor ki İran ne ölsün ne olsun. Enerji pazarında kendisine rakip olmasın, fiyatları düşürmesin.
  • Rus ekonomisinin enerjiye ne kadar bağımlı olduğunu, Rus projelerinin, stratejilerinin neredeyse hepsinin enerji üzerinden şekillendiğini göz önüne alınca;Rusya’nın bu dileği kendisi için gayet makul.
  • Peki ya ABD bu konuda ne düşünüyor? Öncelikle İsrail’in güvenliğini düşünüyor tabi ki. İran enerjilerini tam verimle satarsa para kazanır, para kazanırsa İsrail’e tehdit oluşturur.
  • Ancak yaşanılan bir ikilem var. Eğer İran enerjileri küresel pazara tamamen açıldığında fiyatlar düşerse Rusya bu durumdan zararlı çıkar. Öte yandan bu durum enerji konusunda büyük sıkıntı yaşayan Çin’in işine gelir. Buradaki sorun ne?
  • ABD için, Rusya’nın zararlı çıkması, Çin’in bu durumdan faydalanmasından evla mıdır? İlk soru bu. Peki ya diğer soru? Çin ile fiyatların düşürülmesi karşılığında Ortadoğu’ya olan ilgisini azaltması konusunda anlaşılabilir mi?
  • ABD için en büyük soru bu. Eğer Çin ile bu minvalde uzlaşıya varılırsa, ABD için Ortadoğu’da yüksek riskli ve maliyetli işlere girmeye bir müddet de olsa gerek kalmaz. Bu da ABD’nin elini rahatlatır.
  • Peki ya bu durumda İran’ın gücü ne olacak? İsrail’e oluşturacağı tehdit? Rusya’nın da hoşuna gitmeyecek üstelik. Böyle bir durum söz konusu olduğunda AB, ABD ve Çin ilk defa bir konuda uzlaşmış olacak.
  • Böyle bir uzlaşının etkileri zannedeceğimizden çok daha büyük olur. Çin’in Rusya’ya olan bağımlılığının azalması da Rusya için kazanacağı paranın azalması kadar önemli bir dert. Rusya’nın en istemediği ihtimal, bu ihtimal.
  • Yani İran pazarının dünyaya açılması. İsrail de böyle bir ihtimale İran’da bir rejim devrimi olmadan ya da İran’ın kendisine tehdit unsuru oluşturmayacağından emin olmadan onay vermez. Peki ya tüm bu ihtimallerin ayna tutulmuş halini Akdeniz’de yaşıyorsak?
  • Bizler biliyoruz ki gelecekte küresel pazara sürülecek olan enerji miktarı öyle ya da böyle artacak. Bu durum da enerji fiyatlarında düşüşe yol açacak. Bunun ekonomik ve siyasi sonuçları olacak.
  • Eğer gelecekte küresel pazara sürülecek olan enerji miktarında talepteki artıştan daha yüksek bir artış yaşanacağından eminsek; işin ekonomik yönlerini bugünden konuşmanın pek bir anlamı kalmıyor.
  • İktisadi yönlerine dair yapılabilecek en iyi şey, ihracatçı ülkelerin ekonomilerini enerji ihracatına endekslemekten kaçınacak önlemler almaları olur. Ancak işin siyasi boyutu hiç de öyle değil.
  • Ülkeler, savaşları ve diplomasiyi istediklerini elde etmek için yaparlar. Hiçbir savaş ideolojik sebeplerle gerçekleşmez. İdeolojik sebeplerden dolayı birileri birilerini öldürüyorsa orası üçüncü dünya ülkesidir.
  • Öyleyse geriye ne kalıyor? Siyasi amaçların ekonomik amaçlar için düzenlenmesi kalıyor tabi ki.
  • Örneğin Rusya. Gelecekte, kaçınılmaz olarak, Doğalgaz pazarına ortaklar çıkacağını biliyorsa ne yapmak ister? Bu ortakları kontrol altına almayı, kimin ortak çıkacağını seçmeyi ve bu ortaklığın yüzdesini ayarlamayı ister.
  • İran pazarının açılması Rusya’ya siyasi olarak büyük bir zarar veriyor olabilir, Çin’in Rusya’ya bağımlılığı azalacak. Bu da Çin’in Rusya’yı tehdit etmesi demektir. Keza İran pazarı açılırsa hem doğuya hem batıya doğru açılacak.
  • Peki ya açılacak olan yeni pazarın ve yeni ortakların sadece batıya doğru açılmasını Rusya nasıl sağlayabilir? Ya da, Batıdaki yerini sağlamlaştırmak, karşılıklı mahkumiyetler yaratarak Çin’e ve diğer emperyal güçlere karşı dehşet dengesini Rusya nasıl uygulayabilir?
  • Örneğin Rusya’nın Kuzey Akım-2 ve Türk Akımı projeleriyle hedeflediği şeyler tam olarak bunlardır. Türk Akımı projesi öncelikle Bulgaristan’a uygulanmak istendi. Bulgaristan önce kabul etti, sonrasında reddetti keza ABD baskılarına dayanamadı.
  • Rusya Romanya’ya bu projeyi teklif bile etmedi. Keza Romanya tarihinde hiç olmadığı kadar ABD yanlısı durumunda. Geriye bir tek Türkiye kaldı ve Rusya Türkiye’ye muhtaç kaldı.
  • Keza basit bir kar zarar hesabıyla, Balkanlara enerjiyi fizibilitesi yüksek bir hatla gönderememesi durumunda kaybedecekleriyle, Türkiye’ye bu hat için mahkum kalması durumunda kaybedecekleri arasında dağlar kadar fark var.
  • ABD de önce Türkiye’ye baskı yaptı, sonrasında bu işten faydalanabileceğini düşünerek bu baskıyı azalttı. Türk Akımı projesiyle Avrupa Birliği, küçük çocuğu olan Balkan ülkelerini enerji açısından doyurmak için Rusya’ya daha muhtaç oluyor. Bu doğru.
  • Ancak Balkan ülkelerinin Rusya’ya muhtaç olduğu bu durum, ABD’nin engellemek için canla hıraşla çabaladığı Kuzey Akım-2 projesinden çok da fazla değil. Dolayısıyla ABD bu muhtaç olma durumunu zaten engelleyemeyecek.
  • O yüzden Türk Akımı projesiyle bunu kontrol edebilmek en azından mümkün olabilir. Keza Ruslar’ın Balkanları doyurmak için NATO ülkesi olan Türkiye ile iyi geçinmesi gerekir.
  • Bu da Türkiye’nin gelecekte Rusya’ya bir enerji pazarında rakip olması durumunda elinde bir koz olması anlamına gelir, ki bu ABD için önemli bir detay. Bir NATO ülkesi AB enerjisi konusunda Ruslara gelecekte rakip olabilir.
  • Dediğim gibi, üstelik bu rakip olma işini Balkanların vanasını elinde tutarak yapabilir. Önemli bir stratejik üstünlük tabi ki.
  • Rusya, fizibilitesi yüksek, maliyeti düşük, istikrarı yüksek ve sorunsuz bölgelerden geçen boru hatlarıyla Avrupa’ya enerjiyi ‘diğerlerinden’ daha ucuza, daha güvenli olarak ve daha istikrarlı olarak satmak istiyor.
  • Böyle olmasını istiyor ki gelecekte rakip çıktığında bu tarz avantajlar yaratarak pazardaki üstünlüğü koruyabilsin.
  • Üstelik Kuzey Akım-2 projesiyle beraber Ukrayna ve Polonya’yı AB’ye enerji ihraç etmek için esgeçmiş oluyor; bu da ABD’nin asıl hoşlanmadığı şeylerden biri. Rusya, Polonya ve Ukrayna üzerinde daha sert ganbot diplomasisi uygulayabilmek için bunu istiyor.
  • Keza bu ülkeler yüzünden ABD ve Amerikan nüfuz alanı Rusya’nın batıdaki sınırlarının hemen akabinde yer alıyor. Ayrıca bu ülkelerle çok işi olan Rusya, bu ülkelerle diplomatik sorunlar yaşarsa doğalgaz piyasası hemen manipüle ediliyor.
  • İstikrar ve fizibilite siyasi açıdan zedelendiğinde ekonomik açıdan geriye koca bir hiç kalır. Türk Akımı projesinde de olan şeyler hemen hemen aynı. O yüzden Türkiye’nin Rusya’ya karşı stratejik üstünlük elde ettiği önemli bir proje olarak literatürde yerini alıyor.
  • Bir başka nüfuz mücadelesi de Çin üzerinde gerçekleşiyor tabi ki. Sermaye olarak Çin’in üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan Birleşik Krallık; enerji bağımlılığından faydalanarak Çin üzerinde hakimiyet kurmaya çalışan Rusya ile bir hayli takışıyor.
  • Bu yüzden İngilizlerin amacı her ne olursa olsun doğuya açılan bir ucuz enerji koridoru oluşturmak. Onlar için İsrail’in güvenliği de o kadar önemli değil üstelik. İran rejimini yola getiremezlerse devirirler, bir koalisyonla müdahale edip sömürebilirler de.
  • Ancak dediğim gibi, onların bu beklentilerinin üzerinde yer alan farklı beklentiler olduğundan ve sözü geçen koalisyonu oluşturamadıklarından İran’a karşı Amerika yanlısı bir tutum almayı tercih ediyorlar.
  • Oysa ki AB’ye bakın, öyle mi? Trump daha yeni “Eğer AB İran’a sert yaptırımlar uygulamazsa onlara gümrük vergileri koyacağım” dedi. AB’nin tutumunun sebeplerinden söz etmiştik.
  • Türkiye ise bu noktada Birleşik Krallık ve ABD için Rusya’ya rakip bir enerji koridorunu AB’ye açmaya ve pazara girmeye aday bir ülke olarak duruyor. Ayrıca Almanya da bu durumu istiyor.
  • Keza fiyatlar düşecek vs. O alıcı-satıcı ilişkisi. Rusya ise bunu engelleyemeceğinin farkında. Fakat masada olmak zorunda. Suyuna gidemiyorsanız huyuna gidersiniz misali.
  • Biraz sıkılmış olabileceğinizi düşünerek yazının sonlarına doğru yazım dilini biraz daha yumuşatıp günlük konuşma diline çevirdim. Biraz da böyle devam edelim bakalım. Merak etmeyin, az kaldı. Bitiriyoruz:)
  • Çin üzerindeki Rusya ve Birleşik Krallık mücadelesi, Paris’ten duyuluyor. Ekonomik açıdan pek de parlak bir geleceği gözükmeyen Fransa, yine ekonomik açıdan doygunluk sınırlarına ulaşmış gibi görülüyor.
  • Bu ne demek? Bu, Fransa’nın dışarıdan kaynak bulamaması halinde ekonomisini büyütmede, istihdam sağlamada problemler yaşaması muhtemeldir demek.
  • Üstelik para birimi vasıtasıyla sömürdüğü beş Afrika ülkesinin “artık yeter” demesi, Macron’un özür dilemek zorunda kalması vs. hariç.
  • Dolayısıyla yeni kaynaklar bulmak zorunda olan Fransa, gözlerini Birleşik Krallık-Rusya nüfuz mücadelesinin kazananının kim olacağına çevirdi. Çin ile güçlü ilişkiler oluşturmak isteyen Fransa, kazanan ile de güçlü ilişkiler oluşturmak zorunda.
  • Bir ülke kendi başına çok güçlü bir ülke olsa bile, “karşılıklı mahkumiyet” ilkesi çerçevesinde stratejik ortağı olan ülkeler vardır ve bu ülkelerin çıkarları çatışıyorsa, bu ülkeler o ülke üzerinde nüfuz savaşına girişirler ki kendi dedikleri olsun.
  • Libya meselesinin en çok bağıranlarından birinin de Fransa olmasının sebebi bu. Fransa, Libya’dan kendine enerji kaynakları yani gelir kapısı yaratmak istiyor ancak bu kaynakların önceki ‘karlı sahibi’ Rusya idi.
  • Kaddafi döneminde oldukça imtiyazlı haklara sahip olan Rusya, iç savaş sonrası bu hakları batıya kaptırdı. Şimdi Rusya da hem bu hakları geri almanın peşinde, hem de Akdeniz sularının altındakinde söz hakkı sahibi olmanın.
  • Rusya’nın buradaki stratejisi bu oyunu bir ‘sıfır toplam’ oyununa çevirmek. Kaldı ki bunu başardı. Enerji kaynaklarını, özellikle petrolü paylaşmayı hiç istemeyeceğini göz önüne alırsak Hafter üzerinde Fransa ile bir nüfuz savaşına girişmesi muhtemel.
  • Burada olup biteni izleyen ve nüfuz savaşlarıyla AB-Rusya ilişkisini zedelemeyi uman ülke ise ABD. Libya konusu ne olur derseniz, bence çok uzamadan çözülür. Berlin konferansı etkili olacaktır.
  • Eğer etkili olmaz ise o zaman çatışmalar öncekinden çok daha şiddetli ve karmaşık bir şekilde gerçekleşecektir. Bu iş en çok ABD’nin işine gelir. Masadaki diğerleri bunu pek istemez.
  • Geçmişten başladık, günümüze kadar geldik. Ülkemiz için hayırlısı olsun diyerek sonlandıralım. Bazı noktalarda bir ileri bir geri sarmak zorunda kalmış olsak da, en azından idare eder seviyede bir yazı olduğunu düşünüyorum.

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Beğendiyseniz diğer insanların da ulaşmasını sağlayın, retweet edin. Sağlıcakla 🙂

Yazar; karasakal

Sen, Bu konuda ne düşünüyorsun?

avatar
mutlakaoku.com © 2016 | Pdf Kitap İndir | Facebook video indir | Yorumlar Libros Gratis |