Korku Hikayesi ; Ecinni Şenliği (‘Madem define var neden çıkarılamıyor?’)

Saat gece yarısını vurdu! Çifte korkulu flood gelecek dedim, başlıyoruz. İlk hikaye Rumeli’den. “Ecinni Şenliği”. Toplaşın!

  • Osmanlı dönemi. Daha Rumeli’de hayduk taifesi pek bir yere dadanmamış. Arada çelebiler ava çıkıyor, kafa dinlemeye geliyor buralara. Beş şehirli çelebi, münasip bir vakitlerinde av tedariğini görüp kendilerini Rumeli çayırlarına vurmuşlar. Hanlarda konaklıyorlar falan.
  • Bir ara yoldan sapmışlar. Koruluk bir mıntıkada, kır kahvesine denk gelmişler yolların uzağında. Başka avcılar, civar köylüler varmış. Oturdukları sedirde sağa sola kulak kesilmişler. Rutin sohbetler dönüyor. Ama avcı muhabbeti ve mübalağa gırla gidiyor tabi. Biri tek tüfenkle domuz hakladığını anlatıyor, beriki gaza gelip kurt sürüsü arasından kurtuluşunu anlatıyor, böyle bir ortam.
  • Bu kadar kurt muhabbeti, eşkiya tefrikası anlatılırken mevzu dönüp dolaşıp define bahsine geliyor. Falanca haydutun filan yere ganimet gömmesi, İşte gavurun padişahının zamanında kabirlere saklanan, akreplerin ejderlerin bekçi olduğu defineler falan.
  • Bu çelebiler de pek genç. Her denilene kulak kabartıyorlar. Bir tanesi güya kurnaz, laf atıyor ortaya: “Bırakın bre! Define lakırdısı gerçek olsa bugüne dek çıkardı”. Kahvedekilerden biri alıyor sazı: “Falanca köyün olduğu tarafta var diye duyduk ama çıkaramıyorlarmış” diye salıyor zehri. Tasdikliyorlar.
  • Lafı atan çelebi diyor galiba hakiki bir define söylencesine çattık. Soruyor hemen: “Madem var neden çıkarılamıyor?” diye.
  • Kahvedekiler başlıyor hemen: “O köyün ahalisi biraz gariptir. Kahvecisi her definenin yerini bilir ama ardı uğursuzdur” lakırdılarına.
  • İşte denilene göre o acayip, ahalisi az köyde bir fukara kahvehane varmış. O kahveci türlü definenin yerini bilirmiş. Vaktiyle çok kişi ondan nice definenin yerini öğrenmiş ama başlarından felaket eksik olmamış. Zaten o kahveci de aslında çok önceden böyle felakete uğramış.
  • Bunun için türlü kıymetli şeyin yerini bilir ama hayrını göremez, fakirlik içinde yaşarmış. Çelebiler ahalinin inanmış halini görünce demişler şu kahveciyi, köyü bir de biz görelim. Köyün yerini öğrenip yola düşmüşler. Kendilerine tarif edildiği gibi bulmuşlar biraz uzakta.
  • Köye köy demeye bin şahit ister. Harabe, mezbelelik. Duvarlarında börtü böcek, çatılarında ötücü kuşlar, pencerelerine tahta çakılı falan.  Ancak evlerin önlerinde çarık, nalın falan var sanki yaşayan varmışçasına. Tuhaflarına gitmiş. Tam meydanda da kahvehane. Açık vaziyette.
  • Etrafında sedirler, siniler duruyor. Ama kimsecikler yok. İçerisi karanlık. Çıt ses duyulmuyor. Bunlar kahvenin önüne geldiklerinde birden kıpırdanma oluyor gölgelerin içerisinde.
  • Kahvenin içinden bir adam çıkıp bunları karşılıyor. Adam sallana sallana bunları karşılıyor. Boyu bunlardan kısa, ayakları da bir kazaya uğramış gibi eğri büğrü ama yürüyebiliyor. Küf lekeli sedirlere oturuyorlar.
  • Kahveci kahvelerinin hemen geleceğini söyleyip müsaade istiyor. Kahveler bir geliyor eski bakırlar içinde kaynatılmış toprak gibi. Fukaralıktan kahve yerine çerçöp kaynattığına hükmedip kahvelere el sürmeyip doğrudan define faslına geçiyorlar.
  • Kahveci kaşlarını çatıyor define bahsini duyunca. “Söylerim ama cinlerin, perilerin çeyizidir kimseye vermezler” diye ikaz ediyor çelebileri. Bunlar ısrar ediyor, köylülerden duyduklarını söylüyorlar, define çıkarırsak sizin köyü de abat ederiz diyorlar. Kahveci düşünüyor.
  • Sanki ilham gelmiş gibi başlıyor konuşmaya: “Fi tarihinde bu civarda kafir hakimlerinin zamanında bir bey kızını evlendirmişler. Bu beyin hasımları varmış, kızın düğününe baskın etmişler. Kız çeyizi olan define ile birlikte ecinnilere karışmış. Bir ulu ağaç dibine gömülmüş definesi. Asırlardır öylece duruyormuş güya düğün edeceği güne saklıyormuş. Bu vakte kadar çıkaran olmamış” demiş. Sonra ilave etmiş: “Eğer kırk yılın başı düğün edeceği olur da çeyizini çıkarası tutarsa bahtınıza artık”.
  • Çelebiler genç, tecrübesiz tabi. Heyecana kapılmışlar bir kere. Ulu ağacın yerini öğrenmişler düşmüşler yola. Gün batmaya yakın yarısı yemyeşil bataklık bir yere gelmişler. Bataklığın ortasındaki ulu ağaç siluetine dikkatle yürümüşler. Ölü ağaç gövdelerinden, büyü işlerine yarar otların üstünden atlamışlar.
  • Ağaca yaklaştıkça siluet belirginleşmiş. Dalları kurumuş iskelet misali kara suretli ağacın bataklığa bakan dibini kazmaya başlamışlar. Güneş kaybolmuş gece çökmüş, ay ışığı ortalığı gün gibi aydınlatmaya başlamış, yıldızlar sökün etmiş. Deli gibi kazıyorlar.
  • Tam vazgeçecekleri esnada kır kahvesindeki köylülerden yola çıkmadan satın aldıkları kazmaların uçlarının tahtaya çarptığını işitmişler. Büyükçe bir sandık meydana çıkarmışlar. Çukurdan beşinin de çıkaramayacağı denli ağır. Kapağındaki paslı kilidi kırmışlar, açmışlar hemen.
  • Üstü haçlı, tasvirli sikkeler, gerdanlıklar, mücevheratla süslü küpeler, taçlar ay ışığında ışıl ışıl parlıyor. Gözlerine inanamıyorlar. Yanlarında bulundurdukları heybelerden birini boşaltıp doldurmaya çalışıyorlar. “Üstünü örtelim, uygun bir vakitte gelir yine çıkarırız” diye.
  • Tam çukurdan çıktıkları esnada uzak uzağa zırıltılar, vızıltılar duymaya başlamış bunlar. Hayvan sesleri zannetmişler ilkin. Ses yaklaşmış. Bunlar ses yaklaştıkça bir tuhaf olmuş. Düzensiz, belli bir ezgi ihtiva etmeyen davul zurna sesleri, hayvan böğürtüleri, kahkaha ve çığlıklar.
  • Bunlar korkularından heybeyi falan bırakıp can havliyle ulu ağacın bataklık yönünün tam tersindeki çalıların olduğu yere sinmişler. Bataklığın az ilerisinde o sesleri çıkaranların kendilerini de görmüşler bir süre sonra. Fenerlerle, zırıltılarla, adeta bir düğün alayı…
  • Ama biliyorlar alelade düğün alayı değil. Mesela alayda minare boyunda yürüyenlerin tahtabacak olmadıklarını bildikleri gibi… Saçları örük örük peri kızlarıyla, bir dudağı yerde bir dudağı gökte saçları yeri süpürür cazuların yan yana yürüdüğü bir acayip alay.
  • Alayın en önünde süslü kıyafetiyle ece kılıklı hayli uzunca boylu bir kadın yürüyormuş. Gözleri çukur gibi simsiyah bir kadın. Alay ağacın dibine gelmiş. O uzun ayaklıları, saçlarını toprağa sürüyerek yürüyenleri, türlü acayip mahluku çalılardan seyrediyorlar.
  • O alayın önündeki eceler gibi giyinmiş kadın çukurun başına gelince bağırmaya başlamış: “İnsan kokuyor! Çeyizime insan kokusu sinmiş!” diye. Rivayet bu ya anlamış çelebiler ne dediğini. Korkuyla sinmiş vaziyetteler.
  • Tam o esnada sanki ağaç kıpırdanmış, gövde cana gelmiş. Hani birinin sırtına kulağını dayarsınız da konuştuğunda gürül gürül duyarsınız, sanki ağaçtan öyle bir ses yükselmiş ansızın: “Dibimde saklanıyorlar! Dibimde saklanıyorlar! Dibimde saklanıyorlar!” Ses gürül gürül çınlamış, alayın gulgulesini bastırmış.
  • Çelebiler artık nasıl bir güç ve cesaret bulmuşlarsa çalılardan fırlayıp geldikleri mıntıkaya doğru koşturmaya başlamışlar. Ay ışık veriyor ama yine de gece çökmüş inceden. Bunlar bataklıktan önce vardıkları o harabe köyü bulmuşlar. Kurtulduk sanıyorlar.
  • Köyün aksi yönünden giriyorlar, yollarını şaşırmışlar. Köyün, köy gibi harap mezarlığının önünden geçiyorlar. Bunları seyredenler var orada. Kara kara siluetler aralarında konuşuyor: -Bu geceki nasibimiz beş taze insan!  -Taze taze de yenilmez ki! -Öldürüp gömelim, çürütelim yiyelim!
  • Köye girmişler bunlar kahvenin olduğu meydana doğru yürüyorlar. Evlerin o tahtaları, kapıları hep kendiliğinden açılıp örtülmeye başlamış. “Hırsızlar! Hırsızlar!” diye fısıltılar duyuyorlarmış evlerin içinden. Öbür kır kahvesini bulma umuduyla oradan da kaçmışlar.
  • Birkaç gün sonra bu çelebilerden birini köylüler bulmuş. Adam kulaklarını kapatıyormuş sürekli. Fısıltı sesi duyuyormuş demesine göre. Rivayet o ki arkadaşlarının sonu hariç aklı erdiğince yaşadıklarını aktarmış.

Bu hikaye burada biter.

Bu Konu, Mehmet Berk Yaltırık @SonGulyabani  Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

Cevapla