Türkiye’nin en büyük sorunu nedir? (‘Bireyleşememek!’)

Türkiye’nin en büyük problemi nedir? sorusuna ne cevap verirsiniz bilemiyorum lakin ben bireyleşememek derim. bireyleşememek; diğer bütün problemlerimizin de çözümünü engelliyor diye düşünüyorum. (flood)

  • Bireyciliğin tarihine baktığımızda günümüze kadar kopmadan güçlenerek gelmesi sanayi devrimiyle başlıyor. üretim sonsuz bir artış imkanı sundu ve hem üretmek hem de üretileni tüketmek için kitlelere alım gücü imkanı doğdu.
  • Seçim dediğimiz hadisenin gerçek anlamda uygulanışı da bu dönemler yapılmaya başlandı. yani her bölgedeki bir grup aristokratın tekeli bozulmaya başladı. çünkü kitleler köylü olmaktan çıkıp basitçe söylemek gerekirse para eden bir sınıf olunca seçim şansları da olmuş oldu.
  • Sanayi devrimini yaşayamayan toplumlar ya geri kaldı ya da sonradan akredite olup çok hızlı yetişti. (japonya, güney kore) peki, bu geri kalmanın nedeni gerçekten ne? bireyciliğin bununla ne ilgisi var?
  • Biri dünyanın en güçlü ülkesi, biri dünyanın en yaşanılası ülkesi olan amerika ve avustralya’nın kuruluş sürecine bir bakalım. ikisi de bireyciliğin sonuçlarını çok iyi özetliyor.
  • İngilizler, 16. yüzyılda amerika’ya, 18. yüzyılda avustralya’ya koloni kurmak için gemi gemi insan yollamaya başladı. buraya da iyilerini filan değil, iti kopuğu, mahkumları filan yolluyorlar. oradaki birkaç yönetici nizamı oturtsun bunlar da çalışsın işe yarasın hesabı.
  • Kendi ülkelerinde kaybedecek bir şeyi olmayan insanlar, yeni ülkede çalışır mı? çalışmıyor tabi, kimsenin umrunda değil kraliyete para kazandıralım filan cık yemiyor.
  • Bu işin üstesinden işçileri toprak sahibi yaparak geliyorlar. insanlar kendi mülkiyetleri haliyle hakları olduğunu bilince amerika’nın zaten verimli olan toprakları altına dönüşüyor.
  • Ve aynı şekilde insanlar bu haklarının bilinciyle örgütlenmeye de başlıyorlar, haklarını korumak ve güçlendirmek için de çalışmaya başlıyorlar. türkiye bunların hiçbirini 2019 itibariyle dahi yaşamadı ve hiçbirini yaşamadan şansına başka bir devrim geldi; internet devrimi.
  • İnternet devriminin sonuçları ayrı konu, ben bireycilikten devam ediyorum. soylu sınıfı olmadan kurulan ve hiçbir şeyi olmadan gelen insanların haklarını söke söke alarak kurduğu iki ülke olan amerika ve avustralya arasındaki hikayenin farklı ilerlemesinin nedenleri de başka.
  • Amerika’nın taşı toprağı gerçekten altındı; 19. yüzyılda hem golden rush oldu, halk altın toplamaya koştu 2-3 sene sürdü, hem de petrol patladı toprağın altından ve bunlara herkes sahip olabilirdi. herkes sahip olabilirdi ne demek?
  • Dünyada hemen hemen her ülkede siyaset özel sektörü belirliyorken; amerika’da özel sektör siyaseti belirliyor. yani basitçe örnekle mecliste tanıdığın varsa fabrikayı açtırırsın değil, fabrikan varsa oradaki ekonomik gücün sayesinde meclise kimin gireceğini belirleyebilirsin.
  • Ve bu nedenle de rekabeti engelleyen hiçbir bürokratik, politik problem yok; tek sorun bu rekabeti domine edip tekelleşme sorunu yaratanlar. bu da bambaşka bir ekonomi mevzusu, biz bireyleşme tarafındayız bunun.
  • Amerika’da görmemiz gereken şey şu; ekonomi tamamen devletin ya da bir grup soylunun ya da bir grup oligarkın elinden geçmiyorsa; kitlelerin eline sunulmuş bu fırsatı engelleyecek antidemokratik zorbalıklar hem yapılamıyor hem de yapılamadığı için zenginleşme başlıyor.
  • Avustralya’nın hikayesi başlangıçta kesişiyor olsa da sonradan başka ilerliyor; bunun elbette nedeni amerika’nın golden rush ve petrol dönemiyle birlikte dünyanın fabrikası olma yolunda ilerlemesi ve avrupa’dan afrika’dan asya’dan milyonların göçünü kucaklaması.
  • Avustralya hem uzakta, hem de magazinel değil. amerika’daki bireycilikte görmemiz gereken şey gücün kitlelerle/bireylerle/hak sahipleriyle bölüşülmesiyle gelen zenginleşmeydi. avustralya’da görmemiz gereken şey zenginleşmenin daha gerçek hali.
  • Neden daha gerçek hali çünkü avustralya’nın dünyanın sahibi olmak gibi bir derdi olmadı; sadece kendi dertleriyle uğraştılar ve neredeyse herkesin mutlu olduğu bir sistem kurup, bunu daha iyi hale getirmek için de sistem kendi kendine işlemeye devam ediyor.
  • Bu daha iyi bir insan türü, genetik yatkınlık, babasının çok zengin olmasıyla ortaya çıkan bir başarı değil. bunun çok basit bir sonucu var; yapılacak her şey için tepedeki 3-5 kişinin aklına gelenler değil de olabildiğince çok kişinin fikrini almak ülkeyi daha iyi yapıyor.
  • Seçimden bahsetmiyorum; mahalledeki parktan bahsediyorum, kaldırım taşından, kesilmemesi gereken ağaçtan bahsediyorum. avustralya’da insanlar kendilerini yönetecek kişileri değil, kendileri için çalışacak insanları seçmiş oluyorlar.
  • Biz kendimizi yönetecek kişileri seçiyoruz. neden bizi yönetme yetkileri onlarda? çünkü para onların elinde. avustralya’da para devlete teslim edilmez; paranın güvenliği, sorumluluğu ve denetimi devlete teslim edilir.
  • Sanayi devrimini uygulayabilen ülkeler bireyleşmiş ve parayı devletin/bir grup soylunun/bir grup oligarkın elinden alarak kitlelere dağıtabilmişlerdir. devlete de bir grup sorumluluk yüklenmiştir.
  • Amerika’nın sürecini değişik olmasından biraz bahsettik fakat bu birçok şeyin de açıklaması. avrupa, amerika’ya teslim oldu ya da mahkum oldu da diyebiliriz. yani amerika dünyanın sahibi oldu da diyebiliriz.
  • 2. dünya savaşı’ndan bütün ülkeler yenik çıktı fakat amerika kazandı. üstelik şimdi derdi de büyüktü; tüm dünyaya yetecek kadar mal üretiyordu fakat dünyanın üzerinden savaş geçtiği için alım gücü yoktu.
  • Amerika tüm dünyaya dolar yollayıp, dünyayı yönetme misyonunu devraldı ve ezeli düşmanı sovyetlerle boğuşup durmaya başlayınca bizler ezilen çimenler olarak kaldık.
  • Bir floodda atılabilecek maksimum twit sayısı buymuş. o zaman bu bir flood dizisi olacak çünkü daha anlatacak çok şey var, yarın devam edelim.

2. bölüm.

  • Dün gece türkiye’nin bireyleşememe sorununundan girip dünya tarihindeki süreçlerinden bahsetmiştim. flood limiti dolduğu için konu yarım kalmıştı. dünkü floodun son twitinden (alıntıladığım twit) devam ediyorum. (flood)
  • 2. dünya savaşı’ndan sonra dünya 2 kutuplu bir evreye geçmiş gibi gözükse de (amerika-sovyetler) aslında tek bir lider olduğu (amerika) 20-25 yıl içinde belli oldu. şimdi bu soğuk savaş döneminin dünyaya neler yaptığına bakalım.
  • Tam bir saçmalık dönemi oldu tüm dünya için. iki çok güçlü ülke; diğer ülkeleri domine edip kendine bağımlı hale getirmeye çalıştılar tüm dünyayı. ama şampiyonun kim olduğu bu grafikten de belli zaten gördüğünüz gibi:

Milli Gelirler. Soluksuz bir Yarış:

  • Peki sovyetler böyle bir dev karşısında nasıl oldu da bir süre de olsa rakipmiş gibi gözüktü? bunun için 20. yüzyılda ortaya çıkan sosyalist rejimlerin ekonomilerini yönetme şekline bakmak lazım. (türkiye’yle ilişkili)
  • Sovyetlere geri dönelim ve otoriter rejimlerin kuruluş dönemlerinden itibaren ilk 5-10 yılda gelen başarı illüzyonu konusuna bakalım. demokratik rejimler başarılarını uzun vadeli rahatlamaya borçludurlar çünkü karar alma mekanizmaları otoriter rejimlere nazaran çok yavaştır.
  • Basit bir örnek, demokratik rejimlerde bir yere fabrika yapılması için mimarlara, mühendislere, o bölgenin halkına, her yere fikri sorulur ve karar almak için herkesi ikna etmek gerekir. otoriter rejimler ise kararları odasında alır ve sahaya çıkıp uygularlar.
  • Haliyle sovyetler’de olduğu gibi türkiye’de de atatürk’ün devrimleri (çat çat çat hızlıca karar alıp hareket edildiği için) çok verimli bir sıçrama yapmışsa da sonradan ülkeler hiçbir şekilde zengin bir verimliliğe geçememişlerdir. peki bunun nedeni ne?
  • Elbette ekonominin büyük halk kitlelerine sunulmamış, tepedeki bir grup elitin elinde kalmış olması. ama bunun pratikteki karşılığına bakalım. eskiden(sanayi devriminden önce) her ülkede her şeyin sahibi her bölgede bulunan bir grup elitti ve tepede de kral/padişah vardı.
  • Ve bu tepedeki düzen seçimle değil babadan oğula şeklinde ailede kalarak sürgittiği için para hiçbir zaman el değiştirmedi; ülkenin hepsi bir ailenin olunca, halkların devrim yapma lüksü de olmaz, bunun için mücadele de etmezler. çünkü hiç sahip olmadığın bir şeyi bilemezsin de.
  • Sonra gelişmiş ülkeler sanayi devrimini yaşayıp makası açınca, geride kalan ülkeler ya taklit ederek zamanla makası kapattı (güney kore, polonya, hırvatistan, yavaş yavaş çin ve hindistan, ilerisi için botswana)
  • Ya da geride kalan ülkeler ya tamamen sovyetler ve çin’in kanatları altına girdi (kuzey kore, küba) ya da amerika’nın kuralları belirlediği dünyada güvende kalmaya çalıştılar. türkiye, tam olarak bunu yaptı.
  • Türkiye’deki yöneticiler, 2. dünya savaşı’ndan sonra sovyetlerin agresif politikasından korktuğu için amerika’nın kanatları altına girdi. ve güney kore, polonya gibi sovyet korkusu olan ülkelere dağıtılan paralardan biz de nasibimizi aldık; adnan menderes döneminde.
  • Şimdi mevzu burada içpolitikaya takılıyor. polonya kendisini 90’lı yıllardan sonra inşa etti ve şu an avrupa standartında bir gelir dağılımı yaratabildi. güney kore türkiye’den de beter haldeydi 1980’li yıllarda türkiye’yi anca yakalayabilmişlerdi.
  • Fakat şu anda dünyanın en büyük ekonomilerinden biri olma yolunda ilerleyen ufak bir ülke güney kore. peki türkiye neden olduğu yerde kaldı, sovyetler neden yıkıldı, latin amerika’daki sosyalist rejimler neden sefillik rejimleri oldu, kuzey kore neden hala bu halde?
  • Çünkü dünyada seçim şansının gerçekten olduğu zenginleşme metodu zaten bulundu. yani halkın sefillik yaşamasının imkansız olduğu bir dönem geldi aslında sanayi devrimiyle birlikte. bunun uygulayan başardı, uygulamayanlar/uygulamak istemeyenler halklarına sefilliği layık gördü.
  • Bizim gibi bireyleşmeyi ve sanayi devrimini kaçırmış olan halklar, demokrasiyi de, demokratik devletleri de, dünyanın gittiği yeri de hiçbir zaman tam olarak anlayamadı.
  • Basit bir örnekle anlatayım yine; bu ülkede en çok övünülen devrimlerden birisi kadınların seçme ve seçilme hakkını elde etmesidir. birçok batılı ülkeden önce bu hakkı almış olmakla övünürüz.
  • Fakat bireyleşemediğimiz için bunun gerçekten ne işe yaradığını hiçbir zaman anlayamadık. çünkü kadınların hakkı var gözüküyordu ama bizi yöneten kadın yoktu, hala şiddet gören, kumalığa maruz kalan, erkekten az maaş alanlardı (o da çalışan azınlıktan olursa) kadınlar.
  • Güya demokrasimiz var ve yönetimde söz sahibiyiz; peki o halde neden hala sanki her seçimde yeni ilahımızı seçiyormuşuz gibi oluyor; neden hayatımızın tamamen değişeceğine eminiz iktidarla birlikte?
  • Çünkü (hala) her seçimde kazanan yöneticilere ülkenin parasını, toprağını, anahtarını da veriyoruz. medya değişiyor, zenginler sınıfı değişiyor, iş bulmak için bürüneceğin karakter bile değişiyor; ramazan’da oruç tutuyormuş gibi yap. eskiden olsa, atatürk aşığı gibi davran.
  • Yoksa ne olur? iş bulamazsın. rejimin desteklediği şeye ters davranırsan maazallah hapse girersin. bu türkiye’de hiçbir zaman değişmedi; çünkü kitleler para için devlete el açmak zorunda kaldı; devlettekiler güçlerini azaltma yoluna hiçbir zaman gitmek istemedi.
  • Bu nedenle sanayi devrimini yaşayamayan, sonradan taklit etmeyen ülkeler bir kısır döngüye girip durdu; çünkü gücü/ekonomiyi büyük halk kitlelerine dağıtmayınca zenginleşme gelmediği gibi elitlerin koltuk sevdası/kavgası hukukun olduğu bir ülkeye geçilmesini imkansızlaştırdı.

Final bölümü: bireyleşme mücadelesini anlattığım bu flood serisinin son bölümü başlıyor:

  • Dünyadaki ülkelerin son 100 yılını bu şekilde anlatınca çok az bir kitlenin ilgisini çekebiliyorsun. çünkü taraf değilim. ne amerika’yı kötülüyorum, ne atatürk’ü çok övüyorum, ne erdoğan’a suçun tamamını yüklüyorum, ne avrupalılığı, ne köylülüğü övüyorum vs.
  • Bunlar olmadığından halihazırda oynadığım geniş bir kitle yok. bu yazının tamamını, salakça bile gözükse atatürk’e bağlardım ve halk tv’de bile gösterilebilirdi. ya da erdoğan’a bağlardım enteresan bir okunma yakalardım. çünkü hazır kitleler var.
  • Evet ben de böyle düşünüyorum der demez bunu sevip paylaşma ihtiyacı duyan geniş kitleler var. tarafın yoksa ratingin yok, rating yoksa kim niye okusun gibi bir sonuç çıkıyor. okunmadığı için de kendi kendine değersizleşiyor, okumaya değmez oluyor.
  • Bir de iki geniş kitle harici ara yollar da var. mesela bu floodu rockefeller’a bağlayıp dünya 7 aile tarafından yönetiliyor hikayesine de bağlayabilirdim ve yine çok rating alırdı.
  • İnsanlar bu kolaycılığı da seviyor. 15 yaşında bir ergenin youtube’a eklediği bir videoda anlattığı illuminati hikayesine daha çabuk inanan insanlar, bunları gerçekçi bir tarih anlatımıyla duysa dahi illuminati daha mantıklı gelmeye devam edebiliyor.
  • Ben bu anlattıklarımı iki saygın profesörün ödüllü kitabına dayandırdığımı söylesem, profesör amerikalıysa, o zaten amerika’nın adamı deyip tüm anlatılanların yalan olduğunu söylüyor ve kendi bilgisi sadece youtube’daki ergenlerin eklediği rockefeller hikayesine dayanıyor.
  • İnandığınız şeylerin niteliğini sürekli sorgulayın; çocukken inandığımız salakça inançların (kara kedi uğursuzluk getirir) büyüyünce nasıl saçma olduğunu fark etmişsek, dünyayı rockefeller’la yönetiyor abiii deyip bunun ne kadar salakça olduğunu da birazcık sorgulamak şart.
  • Deyip tekrar konumuza dönelim. türkiye’nin yönetim sisteminin hiç değişmediğinden bahsetmiştim. cumhuriyet kurulduğundan beri atatürk’ün rejimi ile şu anki tayyip erdoğan rejimi arasında fark olmadığını söylemek gerekiyor.
  • Nedir bu benzerlik? otoriter, hukuksuz(çünkü hukuğu iktidarlar kendileri için eğip bükebiliyorlar), paranın büyük halk kitlelerine sunulmadığı, halkı fakir, devletin özel sektör dahil sosyal hayatı yönlendiren bir kudrette olduğu rejimler ikisi de.
  • Farkları şuydu; atatürk, 20. yüzyıl anadolusu için ilerici bir diktatörken, erdoğan 21. yüzyılın türkiyesi için gerici bir diktatör. rejim aynı rejim ama atatürk hitler’in, stalin’in düşüşünü göremeden ölen bir lider. daha iyisini başaramaması anlaşılabilir bir durum.
  • Sorun ondan sonra gelen hiçbir lider dünyanın gittiği güzergahı görmelerine rağmen rejimin otoriter ve hukuksuz olmasını değiştirecek demokrasiye dönmek istemedi. koltuğa oturan bırakmak istemedi ve her seferinde daha hukuksuz bir ülke olup çıktık.
  • Hukuksuzluk sadece adalet duygusuyla ilişkili değildir. verimlilikle de ilişkilidir. halk yığınlarına neden güç/para bahşedildiğini sanayi devrimi ve amerika/avustralya’nın kuruluşlarıyla anlatmıştım.
  • Sosyalist devrimler yapmış ya da otoriter darbelerle kurulmuş rejimler, gücü tek elde tutmak ve bunu tutmak için hukuksuzluk yapmak sarmalında kurtulamıyorlardı ama asıl sıkıntıları verimsizlikti. rejimleri ekonomik sefaletler nedeniyle sefilleşti.
  • Fabrikaları çalışmıyor, toprakları kuraklaşıyor, işsizlik sarmalından kurtulunamıyor. sadece her iktidarın ilk döneminde sıcak para geliyor, bu pastayı iktidara yakın tayfa yiyip keyifleniyor, ufak bir kitlenin devleti sömürdüğü geri kalanın umursanmadığı rejimler çıkıyor ortaya.
  • Ve bu kısır döngü hiçbir şekilde bitmiyor çünkü pasta büyümüyor, herkese yeme fırsatı verilmediği için büyük kitleler daha fazla üretmek için motivasyon bulamıyor. yani amerika’nın, avustralya’nın fitilini ateşleyen gücün bireylere de sunulması senaryosu gerçekleşemiyor.
  • Bunun dışında anlatılan her şey hikaye. asıl sorunu çözmeden kürt sorununu da çözemezsin, radikal islamizm sorununu da çözemezsin. kitleleri parayla tanıştırmayan ülkeler, halklarına hikaye satarlar.
  • Düşman amerika söylemi bir hikayedir, islam kardeşliği söylemi bir hikayedir, ırkçılık da bir hikayedir; bu hikayeler paranın kitlelerle buluşmasını engellemeye yaradığı gibi, iktidarın el değiştirmemesi konusunda da işe yarıyor.
  • Aynı zamanda ekonomi dışı konular felsefenin konusudur. yani kadın erkek eşitliğinde hiçbir ülkenin karnesi 1960’tan önce iyi değildi. bunlar bambaşka konular fakat bu konuları tartışan ülkelerin ortak noktası halklarının aç olmaması. türkiye’nin derdi değil ki bu, türkiyeli aç.
  • Ama hepimiz biliyoruz ki fakir yönetici diye bir şey yoktur. somali’li insanlar içecek su bulamadan ölüyorlar ama somali’nin lideri özel uçakla amerika’ya gidip, kral dairesinde kalıyor. kim bu adam? mesleği ne? mesleği ülkesini kemirmek. bizim ülkemiz de bundan farklı değil.
  • Padişahlık gidip devlet geldi; bazı yerlere de sosyalizm geldi. ve aralarında bizim ülkemizin de olduğu bu ülkelerin halkları kul olarak kalmaya devam ettiler.
  • Türkiye, 2019 yılına gelmiş olmamıza rağmen sanayi devriminin yarattığı bireyleşme fırsatını ıskalamış vaziyette. fakat bir devrimi ıskalayan türkiye’nin şansına yeni bir devrim daha çıktı; internet devrimi. bu da başka bir flood konusu. okuyanlara teşekkür ederim. paylaşın bari.
  • Son olarak buradaki anlattıklarımın büyük çoğunluğu müthiş kitap ulusların düşüşü’ne dayanıyor. bu kitap bir fikir dayatma kitabı değil, iki ekonomi profesörünün insanlık tarihini ekonomi/politik düzeyde incelemesi. herkesin okuması gerektiğini söyleyebilirim.

Bu Konu, Asaf Vodvil @AsafVodvil Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

Sen, Bu konuda ne düşünüyorsun?

avatar