Korku Hikayesi ; Konaktaki Aile (‘Pek tekin biri değildir’)

Korkulu hikaye floodu başlıyor. “Konaktaki Aile” hikayesini anlatacağım. Biraz uzun sürebilir, uyuyan uyusun sabah okusun. Başlıyorum…

  • Hikaye 1900’lerin başında, Edirne’de geçiyor. Doktor Nazmi Bey diye gençten bir hekim var o dönem. Uzun seneler şehir dışında kalmış.
  • Mekteb-i Tıbbiye’den mezun olduğu sene Yunan Harbi patlak vermiş. bazı gönüllü tabiplerle birlikte cepheye gidiyor. Kendisi de gönüllü. Edirne’yi şöyle bir görüyor, duraksamadan Yunan hududuna. Ailesini haberdar etmeye çekiniyor. Sadece cepheye gitmeden bir mektup yazmış. Demiş: “Siyasi mevzular olabileceği şüphesiyle uzun süre mektuplaşmamıza iyi gözle bakılmıyor” diye bir yalan uydurmuş, kalan arkadaşlarından birine de rica ediyor. Ara sıra mektup yaz benim ağzımdan sağlığım iyi vs. diye. Bu cepheye gitmiş ama savaş bittikten sonra bile kalmış.
  • Manastır Vilayeti’ne Girit muhacirleri getirilmiş onlarla ilgilenen gönüllülere katılmış. Sonra da çevresi falan olunca Manastır’a yerleşmiş. Edirne’ye dönmek istememiş uzun süre, harp, muhacirler falan bahanesi olmuş. Hatırlamak istemediği bir hatırası varmış, gönül meselesi. Ama günlerden bir gün şehre başka yaralılar gelmeye başlamış. Komitalar çeteler Balkan dağlarında sık dolaşır olmuş. Karışık zamanlar.
  • Ölenler, yaralılar, baskın hikayeleri. O kasvetli ruh hali, Edirne acısına baskın gelmiş. Aileden İstanbul üzerinden haber gelirse geliyor vs. Uzun süre sonra ilk kez kendi eliyle ailesine mektup yazıp başına gelenleri kısaca anlatmış. Edirne’ye kesin olarak avdet edeceğini yazmış. Kendi kafasında maksadı köşklerinin bir odasını muayenehane yapmak. Daha az dehşetle, ölümle hemhal olurum diye tahayyül ediyor kendince.
  • Neyse Edirne’ye gelmiş. Selam faslı, hal hatır, hasret giderme derken kurmuş düzenini. Önce mahallesinden sonra civardan hastalar gelmiş. Namı yayılmış Doktor Nazmi Bey’in. Geleni gideni, çağıranı çok. Bir gün birkaç günlüğüne Ayşekadın mahallinde bir evde kalması icap etmiş.
  • Eve döndüğü vakit annesinin bir şeylerden rahatsız olduğunu sezinlemiş. Sürekli haminnesi ile kaş göz işareti yaparak gizlice konuşuyormuş. Demiş: “Ya benden bir şey saklıyorlar, ya da bana öyle geliyor.” çok üzerinde durmamış. Ama birkaç gün daha sürünce kuşkulanmış. Ağızlarını falan aramış ama nafile. Bıçak açmıyor dediklerinden.
  • Derken bir gün yatsı namazından sonra köşkün kapısı çalınmış. Bunlarda öyle alafranga usulü pek yok. Yatsıdan sonra kapı çalındı mı hanedeki erkekler açıyor kapıyı. Doktor Nazmi inmiş kapıya. Kapıyı açar açmaz gölge gibi bir siluet görmüş. Koyu renk feraceli, yüzü peçeli ve boyu bir hayli uzun bir kadın çalmış kapıyı. Kadın birkaç gündür kendisini sordurduğunu ama evde olmadığını söylediklerini, hususi bir mesele için çağrıldığını söylemiş doktora. “Filancazadelerden Hüsrev Bey bu mektubu gönderdi” diyerek doktorun eline bir mektup sıkıştırmış, sonra geldiği gibi çekilip gitmiş.
  • Bu hemen köşkün mabeyn tarafına (haremlik selamlık arası) çıkıp annesiyle haminnesine duyduklarını tek tek anlatmış, sormuş onlara da. Hüsrev Bey’den haber getiren uzun hanımın bahsini duyunca ikisinin de yüzü düşmüş. Söylenmeye başlamışlar: “Yine mi geldi o?” “İki cihan bir araya gelse seni Hüsrev Bey’lere falan göndermeyiz” falan bayağı bir ağız dalaşı olmuş. Davranışlarına bir anlam verememiş.
  • Babasına sormuş bu Hüsrev Bey kimdir necidir, niye böyle öfkelendiler diye. Babası da “pek tekin biri değildir” deyip kestirip atmış. Gecenin ilerleyen saatlerine doğru doktorun odasına ayrıca gelmiş babası, diğerlerinden habersiz. Demiş: “Sen çocukken gittin buralardan o yüzden hatırlamazsın. Bu filancazadeler bir acayip ailedir, burada herkes onlardan çekinir. Bosnaköyü yolunda konakları vardır. Kimse onların konaklarına yaklaşamaz. Şehirlilerle de pek bir alışverişleri yoktur.” demiş çekilmiş.
  • Doktor anımsayamamış verilen isimleri. Hani duymuşsa da hatırlayamıyor. Bu arada kendisine verilen mektubu açıp okumuş. Kırmızı mürekkeple gayet okunaklı yazılmış mektup: “Nazmi Bey; Namınızı şehrin eşrafından işitmiş bulunmaktayım ve namınızın hakkını veren bir hekim olduğunuzu da öğrendim.”  “Ailemden yadigâr yeğenim çoğu hekimin teşhis ve tarifinde aciz kaldığı meçhul bir hastalığa duçar olmuştur.” “Zatı âlinizin bize bu hususta muavenet edeceğinden zerre şüphem yoktur. Karşılığını da fazlasıyla ödemeye muktedirim.” “Bu sebepten tez vakitte şehrin taşrasında, Bosnaköy tarafındaki koruda bulunan konağımızı ziyaret etmenizi beklemekteyim.” “Zira yeğenimin durumunun ağırlaşmasından endişe etmekteyim. …..Hüsrev….”
  • Mektubu okuduğunda çocukluğundan bir anı hatırlamış Nazmi. Hayal meyal bir kere Bosnaköy yakınlarında büyükçe bir konak görüp yanaşamadıklarını hatırlamış. Ailesinin tepkisini de garip bulmuş. Edirne eşrafından Selim diye bir ahbabı varmış Arzuhalci Selim. Bu herkesi tanır, bilir ben yarın gidip ona sorayım diye düşünmüş.
  • Bu ertesi gün gidip Selim’e konağı ve konaktaki aileyi sorunca: “Çocuklarını korkutan kadınlardan falan mı duydun?” diye sormuş. Bu yaşadıklarını anlatınca Selim de bildiklerini söylemiş. Eşkıya takımının bile yanaşamadığı bir yermiş o bahsettiği koca konak. Korkmalarının sebebi konak civarında bulunan cesetler. Ahali bunlardan biliyormuş genelde. Ne şehirde ne köylerde görünmüyormuş aile. Aile Doksanüç Harbi senelerinde Rumelinin bir mıntıkasından gelip yerleşmiş oraya. O koca konağı dikmişler. Sonra olaylar başlamış. Konak yapıldı yapılalı civarından mevta eksilmezmiş. Ayda bir veya iki kişi, ya Edirne’den ya Meriç’in öte köylerinden kimseler…

  • Nazmi Bey tabi okumuş adam. Balkan hurafelerine kulak asacak değil ya. “Beni davet ettiler konaklarına” demiş. Selim demiş “gündüz git”  “zira konaklarına akşam vakti gidecek tek arabacı bulamazsın burada.” Böyle deyince sabah giderim nasılsa deyip köşke dönmüş Nazmi. Sabah olunca Karaağaç’tan bir ahbabına uğrayacağı bahanesiyle köşkten çıkıp vurmuş kendini Bosnaköy yoluna. Faytoncu fazla yanaşmamış. Konağa giden bir patikanın kenarında beklemeyi kabul etmiş.
  • Yürüyerek gitmiş konağa. Bakımsız bir bahçenin ortasında yükseliyormuş. Dört köşesi yüksekçe kule gibi bir yapı ve onun yanında yüksekçe taştan bir bina. Yüksek pencereler kalın kadife perdelerle kapatılmış. Kapıyı çalmış. Yine o uzun boylu feraceli kadın açmış, içeriye buyur etmiş. Hüsrev Bey bir odada karşılamış kendisini. Sıradan biri gibi. Duvarlarda eski silahlar falan asılı, derebeyi hanesi gibi. Sohbet sırasında Rusçuk tarafından geldiklerini öğrenmiş ailenin Nazmi Bey.
  • Sohbet çağrılma nedenine gelmiş. Hüsrev Bey demiş Nazmi Bey’e bizim ailede ırsi bir hastalık var diye. Aile sırlarını ona açmış. Frenk hekimleri bile çare bulamamış. Kendisi tetkik ederse belki en azından genç yeğenini kurtarabileceğini söylemiş. Işığa çıkamıyorlarmış. Böyle deyince Nazmi demiş, ışığa duyarlılıkla alakalı pek çok araz var. Sizi ve yeğeninizi muayene etmem lazım. Bahçede olduğunu söylemiş.
  • Bahçeye çıkarken Nazmi o feraceli hanımın sesiyle genç bir kızın sesini işitmiş. tartışıyorlarmış. Kız: “Ölmek istemiyorum elbet” diyormuş. Bahçeye gelince Hüsrev’in yeğenini kamelyada otururken görmüş o feraceli hanımla. Kızın halasıymış. Bakmış kız feracesiz geziyor. Demiş ışığa duyarlı olma husus bu kişide bu kadar ileri değil, tedavisini tez bulmalı. Tabi inceden de hoşlanmış o şahıstan.
  • Kızın soğuk tavırları falan kâr etmemiş, hastalık halidir, ölüm düşüncesidir, kurtulursa neşesine kavuşur diye düşünmüş oracıkta. Kısa bir muayenenin ardından tedaviyi muhakkak bulacağını söyleyerek ayrılmış köşkten. Tabi köşke pek gidip gelen yok normalde şehirde. Şehir ufak, duyulmuş tabi doktorun bu ziyareti. Evde kızılca kıyamet kopmuş. Ama Nazmi Bey’in umurunda değil, o tedavi peşinde. Nazmi Bey tedaviyi ve gördüğü o hanımı düşünüyor, kabuslar görüyor her gece ölümüne dair onun. Aile vazgeçirmeye uğraşıyor.
  • En son ikna etmek için Edirne eşrafından birini çağırıyorlar. Adam çoğu ailenin geçmişi bilen biriymiş. Buna o konaktaki aileyi anlatıyor. Özetle diyor ki: “Bunları takip eden musibet dünyevi bir şey değil, başa çıkamazsın, yol yakınken vazgeç.” Nazmi aldırmıyor.
  • Bir gün yine o uzun boylu kadın geliyor kapıya. Yeğeninin rahatsızlandığını acele gelmesini söylüyorlar. Kadın yine sırra kadem basıyor. Nazmi alıyor çantasını kitaplarını doğru konağa. Kız yatak döşek yatıyor. Güçlükle nefes alıyor. Hüsrev Bey kızı belki de günlerce müşahede edebilmesi için konakta bir yerin kendisi için hazırlanacağını söylüyor. Nazmi ağzından laf kaçırıyor: “Bunu istemeseniz ben rica edecektim”
  • Hüsrev sanki zihnini okumuş gibi birden ciddileşiyor. Ayrı bir odaya çağırıyor Nazmi’yi: ““Yeğenime olan ilgi ve alakanızı anlıyorum. Niyetinizin ciddi olduğunu da biliyorum. Tüm bu fedakârlığa onun için katlanıyorsunuz. Ancak yine de kendinize dikkat etmenizi tavsiye ederim. Bu bir tehdit değil. Yapılması iktiza eden bir ikaz… Uzunca bir süre Edirne’de bulunmadığınız anlaşılıyor. Zira hiçbir Edirneli öyle elini kolunu sallayarak hanemize gelemez. Ancak muhakkak bize dair bazı rivayetler işitmişsinizdir.”
  • Nazmi gayet olağan bir şekilde duyduğu uyarıları, rivayetleri söylüyor. Korkulu anlatıları vs. Ama inanmadığını da belirtiyor.  Hüsrev: “Madem bu kadar şeyi biliyorsunuz bizi de tanıyorsunuz demektir. Size tavsiyem bu söylenenleri ciddiye almanızdır!” diyor birden. Nazmi tabi içten içe inanmıyor, hastalık falandır, bunlar batıl inançlı insanlar kendilerini ne zannediyorlar Allah bilir diye düşünüyor. Tabi konakta kalıp kızın tedavisiyle meşgul oluyor. İlaçlar, kontroller vs. başında uykusuz nöbette. Uyuklamalar kabuslarla bölünüyor.
  • Tedavi bir işe yaramıyor ve bir sabah ansızın genç kız vefat ediyor. Nazmi büyük bir yeis içinde. Evin bahçesinde türbevari bir yapı var. Oraya defnedileceğini söylüyorlar. Gömülmesini görmek istemeyerek son haliyle hatırlamak istediğinden konaktan ayrılıyor. Acıyla müessir tabi doktor. Bir-iki gün sonra o da yataklara düşüyor. Kabus görüyor sürekli, o kızın adını sayıklayıp duruyor. Solup sararıyor. Vefat ediyor aniden. Başka bir hekim gelip üzüntüden çok bir tür “anemiya”dan öldüğünü sandığını söylüyor.
  • Ancak, Nazmi’nin ailesi için acılar yeni başlıyor. Ölümünden iki gün sonra Edirne çalkalanıyor. Evlerinin bahçesinde görmüşler kefeniyle. Daha sonra buna evlerinin penceresine vurmaya başladığı rivayetleri eklenmiş. Arkadaşı Selim, bu şayianın kaynağını merak etmiş. Ailesiyle konuşmuş aile gerçekten de onu gördüklerini söylemiş. Üzüntüden hayal gördüklerini düşünmüş ama içine bir kere kurt düşmüş. Bahçenin bir kuytusunda nöbet tutmuş bir gece. Kan izleri olan kefeniyle, sokak feneri altında kan çanağı gözleriyle doktoru görmüş o da.
  • Aileyle bir araya gelmiş, neden toprağın kabul etmediğini, böyle olduğunu tartışmışlar. Şahsi not defterini bulmuşlar odasında Nazmi’nin.  Ama yazılanlardan bir şey anlamamışlar. Konakta alelade yaşadıklarını, acısını, kabuslarını falan yazıyormuş boyne.
  • O dönemler Eski Camii’de hem fetva gem tarih bilgisi kuvvetli bir hafız varmış, oranın hocası. Ona gidip danışmışlar. Aile de meseleye batıl itikat gözüyle bakıyor. Nedeni, bu tür şeyleri hep Balkanda, gavur köylerinde falan işitmişler. Kendi başlarına gelmeleri tuhaf gelmiş. Hafız hoca dinlemiş bunları. Gitmiş fetva ciltlerinden birini çıkarmış karşılarına. Demiş: “Başınıza gelenlere bize de olur mu diye şaşırmayın. Zira Sultan Süleyman devri alimlerinden Ebussuud Efendi’nin mevzuyla ilgili fetvası vardır” diyerek bunlara göstermiş ilgili fetvayı.
  • Fetvayı bilen bilir, kabaca hortlak veya cadının defi için kalplerinden kazıklanıp kafalarının kesilip başka yere gömülmesine cevaz veriyor. Aile ve Selim, biz bunlardan anlamayız denilince hafız hoca, o dönem Şarki Rumeli’de bulunan bir akrabasına mektup yazıyor. Bunun aracılığıyla ta Kırcaali dağlarından bir “cadı üstadı” kiralanıyor. Her masrafını aile karşılamayı kabul etmiş tabi.
  • Kırcaalili cadı üstadı yanında üç yamağı ile kalkıp Edirne’ye geliyor ailenin yanına. Hem aile hem hoca durumu bir kere daha anlatıyor. Tabi bu gelişleri gidişleri gizli zira işin içine dava karışabilir o dönemde. Kırcaalililer “kimse bir iz bulamayacak musibet bitecek.” diyor. Bunlar sabaha karşı konağı basıyorlar. Önce Hüsrev Bey’le kardeşini usul üzere önce kalplerinden toprağa kazıklayıp, sonra kafalarını kesip ayak uçlarına bırakarak cesetleri ateşe veriyorlar. Konağı ve etrafını da kurcalıyorlar başka bu türden ölü var mıdır diye. Hiçbir şey bulamayıp çekilip gidiyorlar.
  • Konak yıllarca boş kalıyor ama kimse yanaşamıyor. En son Balkan Harbi zamanı bazı Bulgar askerler. neden bilinmez burayı yaktırıyorlar. Rivayet cadı üstadının öldü zannettiği yahut bulamadığı o genç kızla açıklanarak sona eriyor.

Bu flood da burada biter. Başka korkulu,tarihli floodlarda görüşmek üzere. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola. İyi geceler efendim…

  • Bu da meraklısına. Floodun hikaye hali 🙂 https://t.co/5e1ywRk7uE

Bu Konu, Mehmet Berk Yaltırık @SonGulyabani Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

Cevapla