Şeytan Ayrıntıda Gizlidir!

Kabadayı Hikayesi; Rizeli Sandıkçı Şükrü (‘Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz’)

Vakit geldi! Kabadayılık floodu başlıyor. Bu gece Karadeniz’e uzanacağız. Resimdeki bayrağın ve Rizeli Sandıkçı Şükrü’nün hikayesini bir de benden dinleyin bakalım. Uyuyan uyusun sabah okusun. Başlıyoruz!

  • “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” türküsünün yakılması ve bu tabir biraz da bu bayrakla alakalıdır. Sandıkçıoğlu veya Sandıkçı Şükrü, 20. yüzyılın başlarında yaşamış, adına türküler yakılmış, destanlar yazılmış meşhur bir isimdir.
  • “Doğu Karadeniz Bölgesi Eşkıya ve Kabadayıları” kitabının yazarı Yaşar Küçük, Rize’de kime sorulsa halen hatırladıklarını, rivayetlerini aktardıklarını yahut “mert adammış” dediklerini söylemektedir. Peki Sandıkçıoğlu’nun namı nasıl yürümüştür?

  • 1865 senesinde, Rize’nin Fener mahallesinde balıkçılıkla iştigal eden Ömer Reis’in oğlu olarak dünyaya gelir Şükrü. Babasıyla birlikte çocukluğu denizde geçer desek yeridir. Yunus balığı dahi avladığı anlatılırmış.
  • Gençlik seneleri dahil onu görenler orta boylu ve geniş omuzlu olduğunu, yakışıklı olduğunu anlatmaktadır. 1885 senesine gelindiğinde askere çağrılır. Vatani görevini Trabzon’da askeri filikalarda yapar.
  • Askerden döndükten sonra veya askerliği sırasında Rize’de Haldoz yahut Portakallık Mahallesi’nde bir ahbaplarının düğünü tertip edilir. Şükrü’nün kardeşi Bayram düğüne davet edilenler arasındadır.
  • Şenlik sürüp giderken bir anda bağırmalar, çağırmalar ortalığı kaplar. Koşuşturmaca peyda olur. Bayram’ın, Abdi’nin Yusuf adlı biriyle tartıştığı, akabinde onun tarafından bıçaklandığı öğrenilir. Bu malumat elbette Şükrü’nün de kulağına gidecektir.
  • Şükrü haberi alınca öfkelenir. Üstelik Yusuf’un hala kardeşini vurduğu yerde olduğunu, etrafındakilerle münakaşa ettiğini de duymuştur. Tabancasını beline taktığı gibi doğru düğün yerine intikal eder.
  • Olay yerine gelir gelmez gözleri Yusuf’u arar. Araya girmeye kimse cesaret edemez. Karşısına dikilir Yusuf’un aniden. Yusuf bir şey yapamadan tabancasını çekip ateşler. Zaptiyesi, kolcusu gelmeden gözden kaybolur. Yusuf’un ölümüyle artık kaçak durumundadır.
  • Şükrü cinayetin ardından takibattan sıyrılabilmek için bir süre Trabzon’daki arkadaşlarının yanında saklansa da pek uzun sürmez bu durum. Firarı esnasında Trabzon’da yakalanır, cinayetten on beş yıla mahkum olur.
  • Yusuf vuruldu, Şükrü vurdu. Biri kabre, biri mahpusa diyeceksiniz. Aslında “ikisi de kabre” denmeli. Zira Şükrü’nün cezasını çekmek için gönderildiği yer kabirden farksızdır. Sinop Zindanı’na sevk edilmiştir ki o dönemler hayli ürkünç bir ünü vardır.

  • Refi Cevad Ulunay (ki kendisinden tekrar bahsedilecek) Sayılı Fırtınalar’da eski İstanbul kabadayılarını sindirmek için Sinop, Bodrum veya Adana zindanlarına gönderdiklerini anlatır. (Gidişi olsun dönüşü olmasın diye)
  • 1880’lerde daha Bodrum Zindanı yok. Cezaevine dönüştürülmesi için meşhur Çerkez Kaymakam (Çökertme Türküsü’nde bahsi geçen; Tarihten Hikayeler ; Çökertme Türküsü (“Çökertme’den Çıktımda Halil’im”)) Hulusi Bey’in atanmasına ve cezaevi çalışmalarına başlamasına vakit var. Sinop ve Adana zindanları namlı henüz.
  • Zindana kapatmanın iki türlü belası mevcut düşenler için. Birincisi kapalı alan insanı ciğerlerinden başlayarak gün gün tüketir. İkincisi ise cezaevlerinde kendi düzenlerini kuran ağalar ve şerirler var. Nitekim Şükrü, Sinop’a düştüğünde beladan uzak kalamayacaktır.
  • Sinop Zindanı’na bazı azılı mahkumlar, ağalar Şükrü’yü de sindirmeye kalkar. Şükrü denizlerde boğuşmuş, rıhtımlarda büyümüş, bıçak yarasına cinayet cezası kesmiş hayli hızlı biri. Bunlara pabuç bırakmaz, yaralama, kavga dövüş eksik olmaz.
  • İdare bakar Şükrü bunlarla dalaştığı sürece kendi idaresini kuracak, tutup ceza hücresine atarlar. Deniz kenarındaki rutubetin adamın canına kastettiği kısıma. Ancak Şükrü yılmamakta kararlıdır. Hapishanede birçok kimse kendisine arka çıkmaktadır.
  • Detayları meçhul bir hapisten firar tertibi muvaffakiyete ulaşır. Arkadaşlarının yardımıyla “firar etmeyle bulur amanı.” Bu noktada türküyle anlatılar arasında bir çelişki vardır.
  • Muhtemelen ilkin öyle zannedilerek ve bazı hayatının bazı detayları türküyü yakanlarca bilinmediğinden denizde üç gün üç gece yüzüp Rize’ye geri döndüğü anlatılmaktadır. Gerçekte İstanbul’a kadar gider bir tekneyle.
  • Rıhtımlardan rıhtıma birçok Karadenizli akrabasıyla, arkadaşıyla bağlarını korur. O da firarı tertiplerken çoktan irtibat kurması gerekenlerle irtibatı kurmuştur. İstanbul’a böyle gelir. Nitekim aynı bağ yüzünden tekrar yakalanır, hasımlarından biri kendisini ihbar etmiştir.
  • Malum artık Abduoğulları’yla kan davası vardır. Onların da rıhtımlarda akrabaları, ahbapları var. Bu nedenle İstanbul fasılası kısa sürer Sandıkçı Şükrü’nün.
  • “Sinop’tan firar etti namı memleketi sardı, bu sefer Bodrum’a sürelim” denilerek yeni yeni açılan Bodrum Zindanı’na gönderilir Şükrü. Ancak Şükrü’nün Bodrum’a böyle gönderilmesine hısımları tepkisis kalmayacaktır.
  • Şükrü’yü bindirdikleri gemi İzmir limanındayken, kardeşi Bayram imdadına yetişir. Onun yardımıyla bu gemiden firar eder Sandıkçı. Nice zeybeğe, efeye yataklık eden Ege dağları, Sandıkçı Şükrü’ye de kucak açacaktır.
  • Sandıkçı Şükrü bir müddet Ege’nin zeybekleri, efeleri arasında yaşar. Sinop Zindanı’ndan firar edebilen pek kimse olmadığından namı memleketi tutmuştur, onlar arasında saygı görür. Ancak bir yandan da memleketi Rize burnunda tütmektedir.
  • Anadolu’yu bir uçtan bir uca geçer. Kaçaktır, aranmaktadır. Başka başka haydutları, eşkıyaları aşıp, türlü maceranın ardından Rize’ye vasıl olur. Ancak hasımları Abduoğulları onun peşini bırakmamıştır.
  • Şükrü’nün Rize’ye geldiğini öğrenince onu ortadan kaldırmaya karar verirler. Ancak tek başlarına karşısına çıkmak istememektedirler. Daha tehlikeli birini ayarlayıp onun eliyle hasımlarından kurtulmak isterler: Eşkıya Hasan.
  • Eşkıya Hasan, o dönem Rize ve çevresinde hayli ün yapmış yaman bir şakidir. Abduoğulları’nın planı gereği dost gibi görünerek Şükrü’lere yanaşacak, itimatlarını kazanacak, ardından ansızın işini bitirecektir.
  • Artık kaçaklığın, şakiliğin sezgileri mi, birilerinin “Abduoğulları’yla iş tutuyor bu” demesi mi, yoksa çeteyle gezmediği halde “adamı olmak istemesi” mi bilinmez, Sandıkçı’nın gözü Hasan’ı tutmaz. Bir punduna getirince Eşkıya Hasan’ı ortadan kaldırır Sandıkçı.
  • Sandıkçı bir gün Fener Mahallesi yakınındaki Çiftekavaklar mevkiinde rastladığı bir yaşlı kadına yardım etmek ister. “Sana bir mektup yazayım, götür Perilizadelere ver sana beş kot mısır versinler” der.
  • İhtiyar kadın Perilizade’nin oğluna giderek mektubu gösterir. Adam kadına mısırı vermediği gibi kovar. Karşı dükkanında oturan Akmehmetoğulları ise kadını ve mektubu görerek kadına bir miktar mısır verirler. Bu basit gibi görünen mevzu yeni vukuatlara gebedir.
  • Kadının dönüşünü bekleyen Sandıkçı, mısırı Perilizadelerin değil başkasının verdiğini öğrenince “Benim sözümü nasıl saymaz?” diyerek öfkelenir ve öcünü almayı kafasına koyar. Anında bir plan tertip edip uygular.
  • Mısır olayından günler sonra. Perilizadelerin Terme ve Çarşamba’dan gelen mısır kotrasının karşısına dikilir silahıyla Sandıkçı. “Çekin bakalım!” diyerek kotrayı Çiftekavaklar’a götürür, mısırların hepsini halka dağıtır.
  • Sandıkçı salt kaçak gezerken halktan yatak, destek görmek amacıyla hareket etmemektedir, mizaç olarak da böyledir. Birinden şemsiyesini ödünç alır mesela, adama da üç gün sonra şu çeşmeden alırsın der.
  • Adam kendi kendine: “Eşkıyanın verdiği sözden ne olacak” deyip şemsiyesi gitti gözüyle bakar. Ancak merakına yenilerek üç gün sonra denilen yere gider, gerçekten şemsiye oradadır.
  • Bu mısır olayından sonra Perilizade Bekir olayı Rize mutasarrıfına aktarır. Mutasarrıf Sandıkçı’yla arkadaşlarının üzerine asker sevk eder. Ancak onun böyle ele geçmeyeceğini bildiğinden “çivi çiviyi söker” diyerek başka bir plan tertipler.
  • Sandıkçı’nın yakın arkadaşlarından Kamacıoğlu’na yanaşarak aklını çelerler, “Şükrü’nün namı memleketi tuttu, onu tepelersen senin namın yürür” diyerekten. Kamacıoğlu, arkadaşına sırt dönerek kendisine yapılan teklifi kabul eder.
  • Kamacıoğlu, Sandıkçı’ya pusu kurar kendi adamlarıyla. Amacı Sandıkçı’yı öldürmektir. Tafsilatı meçhul bu tuzağın kurbanı Kamacıoğlu’nun kendisi olur. Sandıkçı’nın peşine düşen askerin, zaptiyenin hesabı yoktur.
  • Sandıkçı’nın silah arkadaşlarından bir kısmı yakalansa da Sandıkçı ele geçmez. Denize açılmaktan başka çaresi kalmaz. Denizde de fırtına yakasını bırakmaz. Ancak dalgalar da yıldıramaz Sandıkçı’yı. Sahile can atar, Zigana dağları’na çıkıp yeniden Rize’ye geçer.
  • Osmanlı, bir yerde bir kaçak, şaki, efe vs. nam yapınca hemen bölgedeki amirleri değiştirir, yeni ve kanunsuzları halletmeye yeminli kimseleri görevlendirir. Nitekim Rize’ye tayin edilen Avni Bey, ayağının tozuyla Sandıkçı’yı alt etmeye kararlıdır.
  • Ancak Avni Bey biliyordur ki Sandıkçı silah zoruyla alt edilemez. Bu yüzden onu zehirletmeyi planlar ki zehirletilerek öldürülen eşkıya, paşa hikayeleri mevcuttur. Planı tatbik etmek için Sandıkçı’ya yataklık eden aileler takip edilir.
  • Bunlardan Manenli İsmail’e plan teklif edilir. Ya korkutma ya para, İsmail Sandıkçı’yı zehirlemeyi kabul eder. Sandıkçı malum ev ev geziyor, aynı yerde uzun süre kalmıyor. Bir gün İsmaillerin evine gelir.
  • Akşamın bir vakti, İsmail evde yok. Şükrü’yü karşısında gören İsmail’in karısı Gülcemal içeriye buyur ederek “karnın açtır, dur sana bir muhlama pişireyim” der. Plandan kendisi de haberdar olduğundan bunu fırsat görmektedir kadın.
  • Kadının pişirdiği muhlamayı afiyetle yer Sandıkçı. Bu esnada kadın su alma bahanesiyle evden çıkar. Sandıkçı’yı zehirlediğini söylemek için karakola doğru koşturur.
  • Midesi bulanmaya başlayan Şükrü zehirlendiğini fark eder. Can havliyle evden fırlar. Kız kardeşinin evine güç bela varır, zehirlendiğini ve kimin zehirlediğini söyler. Kız kardeşi Şükrü’yü bahçedeki hayvan gübresinin arasına gömer.
  • Zaptiyeler kol kol olup önce İsmail’in evine varırlar. Şükrü’yü bulamayınca akrabalarının evlerine tek tek bakmaya başlarlar. Şükrü’nün saklandığı evi de ararlar hatta ama bulamazlar. Ardından Şükrü de iyileşir.
  • Şükrü bir gün İsmail’e haber yollar: “Bu kalleşliğin cevabını karın çekecek, onu öldüreceksin” diye. İsmail bu tehdidi kulak ardı etse de zaptiyeye haber verir. Zaptiye adamın evini gözlem altında tutar.
  • Sandıkçı bir gün ummadığı yerde İsmail’in karşısına çıkarak onu öldürür. Karısına dokunmaz. Bu cinayet Rize’yi çalkalar. Zaptiye ve hasımları günden güne tehdidi artan Şükrü için yeni yeni planlar kurarlar. Bu kez Rize kabadayılarından Kırbozoğlu’nun kapısını çalarlar.
  • Kırbozoğlu bu işe gönüllü olarak baş koyar. Kendince bir plan hazırlar. Dağda ormanda dolaşan Sandıkçı aynı zamanda kaçakçılıkla iştigal etmektedir. Kırbozoğlu ona müşterek bir silah kaçakçılığı işi önerecek, ardından gafil avlayıp öldürecektir.
  • Sandıkçıoğlu teklifi kabul eder ancak hareketlerinden şüphelenmiştir. Sevkiyat sırasında Kırbozoğlu silahını çekmeden evvel davranır, kabadayıyı haklar. Yine ele geçmeyince yeni bir zabit atanır Rize’ye: Hacı Bey adında bir alay komutanı.
  • Devlet çoğu zaman bu tip dağ, orman muharebelerinde, karşılarındakine mukabele edecek unsurlardan yararlanır. Çakırcalı floodu yaptığımda okuyacaksınız: Kafkasyalılar, Balkanlılar gibi. Hacı Bey de Gürcülerden bir alay teşkil eder Sandıkçı’yı yakalamak için.
  • Çakırcalı dahil, on, yirmi kişilik çeteler koca koca alaylarla nasıl çarpışıyor diyeceksiniz. Araziyi iyi tanıyorlar ve muharebeyi kendi pusu noktalarında kabul ediyorlar: Kaçarmış gibi yapıp pusu noktalarına, dar boğazlara hasımlarını çekerek.
  • İşte Hacı Bey bir yerde Sandıkçı’ya rastlayınca silahlar patlar. Çeteyi önüne katıp kovaladığını zannederek takip eder. Roşi denen yerde onu sıkıştırdığını zannederek üzerine yüklenir.
  • Çatışmanın en civcivli anında beklemediği yerden ateş açılır Miralay Hacı Bey’e. Aslında tuzağa düşen kendisidir. Sandıkçı’nın kurşunları karşısında epeyce kayıp vererek geri çekilmek zorunda kalır.
  • Birkaç kere daha zaptiyeyle Sandıkçı arasında müsademe çıkar. Zaptiye hep zor durumda kalır. En sonunda Hacı Bey pes ederek görevinden istifa eder ve Rize’den ayrılır. Sandıkçı, Rize’de hakimiyetini günden güne arttırmaya başlar.
  • Rize ve özellikle Roşi olmak üzere Fener Mahallesi çevresi onun yönetimi altındadır. Meşhur sancağını sanırım bu esnada hazırlatır. Akrabalarının halen sakladığı meşhur sancağın üstünde “İnnâ fetahnâ leke fethan mübinâ” altında Lâ ilahe illallah Muhammedün resulullah” yazılıdır.

  • Aslında onun sancak açması kendi hesabınca bölgenin amiri olmasındandır ancak çevrede “hükümdarlık” yakıştırması da yapılır. Bu husus türküye de yansır. Kendisine “Orman Valisi” denilmektedir, bu lakabı takan da Trabzon valisi Kadri Paşa’dır.
  • Osmanlı yönetimi genelde bir bölgede böyle baş kaldıran kimseyle başa çıkamazsa onu başka bir vazifeye atayarak, affederek vs. sulh yoluyla asayişi temine çalışır. Sandıkçı’ya da bu yönde yanaşıp durulması için çabalayan Kadri Paşa’dır.
  • Kadri Paşa ile Sandıkçı’nın yaşadığı, “Rusya’dan fener sökme” diye tabir edilen bir rivayet vardır. Şükrü kaçakçılık da yapıyor, Karadeniz’de dolaşıyor dedik. Onun bu hareketi Rusların türlü şikayetlerine neden olmaktadır.
  • Sandıkçı’dan kaynaklı her gün sayısız şikayet gelince Trabzon valisi Şükrü’yü yanına çağırtır. Şükrü kılık değiştirerek valinin yanına gelir. Vali kendisini Sohum fenerini söküp Trabzon’a getirmesi takdirde affedeceğini söyler.

Rivayete göre Sandıkçı ve arkadaşları kayıklara atlarlar hemen. Sohum’a varınca gizlenirler. Gece gizlice feneri söküp Trabzon’a getirirler. Vali Ruslara şöyle yazar: “Bizim hakkından gelemediğimiz bu eşkıya Sohum fenerini söküp Trabzon’a getiren eşkıyadır”

  • Sandıkçı kaçak göçek işlerle uğraşır ama kazandığını dağıtır. Evlenemeyen delikanlılar kendisinden yardım görür, düğünlerini yapar. Kendi hükümetini tesis eder Roşi’de. Perilizade’nin arazisine ev yaptırır zorla ancak parasını da verip araziyi satın almak ister.
  • Perilizade Hacı Mustafa Efendi tapuyu vermek istemeyince Hacı Mustafa’yı dağa kaldırır, oğulları 500 altın fidye vererek babalarını kurtarırlar. Sandıkçı bu parayla filikalar ve Camiönü mahallesinde kendi adıyla anılan bir çeşme yaptırır.
  • Altınların kalanı fakire fukaraya gider. Rize mutasarrıfı Muhittin Paşa bu son olaydan sonra yeni kuvvetler çağırtır Rize’ye. Bir yandan da Rize eşrafını toplayarak onar kişilik kuvvetler vermelerini ister kendilerinden.

Bu esnada bir mevzu daha aktarayım. Benim kendisinden çok kabadayılık hikayesi naklettiğim Refi Cevat Ulunay, Sandıkçı Şükrü’yle kanlı canlı karşılaşmıştı! 1904-05 civarında sanırım, o zaman Ulunay genç.

  • Muhittin Paşa’nın oğludur ulunay. Dağlar Kralı adlı eserinde meşhur Balçıklı Ethem Ağa’yı anlatırken arada bir anekdotu aktarır. Ulunay, Galatasaray İdadisi’nde, üçüncü sınıf talebesi. Avcılığa da meraklı. Tatillerini Rize’de babasının yanında geçiriyor.
  • Rize’ye gelip gittiğinde avlanmaya çıkıyor. Babası bu sefer Refi Cevat’ı uyarıyor: “Sandıkçıoğlu civarda dolanıyor, tehlikelidir, avlanma merakından vazgeç” diyor. Gençlik saikası, o vakte kadar bir şey olmadığından Refi Cevat yanında bir jandarma eriyle sık sık ava çıkıyor yine.
  • Tam da bu takiplerin arttığı sırada işte. Av sırasında tüfeği arızalanıyor Ulunay’ın, tamire çalışıyor. Birden bir çalının arkasından uzun boylu, sarı bıyıklı, başlıklı, zıpka mintanlı, eli martinli bir adam çıkageliyor. Yöre ahalisinden biri sanıyor.
  • “Tüfekten iyi anlarlar” diyerek elindeki av tüfeğini ona uzatıyor arızasının sebebini soruyor: “al da bir bak” diyor. Adam alışkın bir tavırla namluya bakıyor, eğildiğini söylüyor, tanıdığı bir ustanın adını veriyor.
  • Sonra da yorgun olabileceklerini söyleyerek “Şu fidanlıkta bir ninemiz var. Bir yol oraya gidelim, size muhlama pişirteyim” diyor. Gidiyorlar denilen yere. Mısır ekmeğiyle falan yiyorlar bir güzel. Fakat jandarma rahatsız hep, Ulunay’ın gözünden kaçmıyor.
  • Kahveler içilirken adam buna: “Ey paşazadem benim kim olduğumu bilir misin? Babanın takip ettirdiği Sandıkçı Şükrü’yüm” diyor. Refi Cevat: “Bizde hoşafın yağı kesildi o an” diyor. Sonra devam ediyor:
  • Şükrü ona paşanın kendisini yahut ailesinden birini öldürmeye yemin ettiğini, ancak kendisini görünce tüfeğini uzattığı için vurmayı erkekliğine sığdıramadığını söylüyor. “Babana söyle beni affı şahane etsin ona hizmet ederim” diyor.

Refi Cevat bol keseden vaatlerde bulunuyor can havliyle. Sandıkçı kendilerine fidanlığa kadar refakat edip gözden yitiyor. Onun için: “yaptıklarına pişman ama affedilmeyeceğini bildiğinden teslim olmayan” yorumunu yapıyor. Biz takibata geri dönelim.

  • Muhittin Paşa kuvvetleri Sandıkçı’yı bir yerde kuşatırlar. Sandıkçı ve çetesi yoğun ateşe rağmen araziden faydalanıp kaçıp kurtuluyorlar. Üstüne Rize’ye inip Komiser Hilmi Bey’in çocuğunu kaçırıyorlar. Paşa da buna mukabil onun Fener mahallesindeki kayıklarını yaktırıyor.
  • Sandıkçı bu manzarayı görünce öfkelenip Rize kalesinden hükümet konağı tarafını ateş yağmuruna tutuyor. Bir süre sonra da çocuğu serbest bırakıyor. Bu kurşunlamanın ardından takibat artıyor, çember daralıyor tabi.
  • Sandıkçıoğlu’na selam verenler dahi tutuluyorlar. Sandıkçı’nın yanında bir tek kardeşi Bayram’la (düğünde yaralalan) yeğeni Mehmet kalıyor. Bu üçü Aliye adında bir kadının evine sığınıyorlar.
  • Kadın bunlara hürmet edip evinde saklıyor. Ancak üçü derin uykudayken karakola gidip haber veriyor. “Sandıkçı filan yerde” haberi Rize’ye yayılıyor gece gece. Eşraftan gelen silahlılar da zaptiyenin, jandarmanın ardında baskına gidiyor.
  • Bir yandan Muhittin Paşa’nın müfrezeleri, bir yandan da Sandıkçı’nın eski arkadaşlarından Varilcioğlu’yla adamları evin etrafını sarıyorlar. Sabaha karşı adamlar uyanana dek tertibat alıyorlar kaçacak yerleri olmasın diye.
  • Sandıkçı bir kalkıyor sabah kadın evde yok. Camdan bir bakıyor, etraf hep asker, silahlı kaynıyor. Ancak ateş açmamalarından ikircikleniyor. Varilcioğlu Sadık, eski arkadaşına doğru sesleniyor. Şükrü, sesinden tanıyor onu.
  • “Sadık! Puştluk var mıdır?” diye soruyor. Sadık da: “Puştluk yok!” diye cevap veriyor. Evin öbür yanı, Varilcioğlu’yla adamları var asker yok neticede. Sandıkçı: “Ben şimdi dışarı fırlayacağım, sen kurşunu boşa sıkarsın” diyor.
  • Varilcioğlu: “Olur” deyine başına geleceklerden habersiz aralıyor kapıyı, fırlıyor dışarı Sandıkçı rüzgar gibi. Dere varmış evin orada, o yana doğru kaçıyor. Ancak Varilcioğlu namluyu havaya değil arkadaşına çeviriyor ve tetiğe basıyor.
  • Sandıkçı Şükrü yirmi adım kadar gidebilmiştir. Yağlı kurşun göğsünün altından girip kalbini parçalamıştır. O vurulup düşünce Bayram’la Mehmet silahlarını atıp teslim olurlar.

Sandıkçı’nın cesedi Rize’ye getirilir ve silahlıyla üç gün halka teşhir edilir. (O dönemler yaygın bir uygulamadır) Daha sonra da eşkıya mezarlığına gömülür. Sene 1907’dir vurulduğunda. Kaybolan mezarının da ilginç bir hikayesi vardır.

  • Ölümünden seneler sonra o eşkıya mezarlığı araziye dönüşür, mezarlar kaybolur. Hal binası yapmak amacıyla temel kazısı başlar arazide. Elbiseleriyle alelacele gömülmüş bir ceset bulurlar. İngiliz kumaşı zıpka, mintan. Çift kat giyinmiş.
  • Sandıkçı Şükrü’nün namı ve hikayeleri yıllara rağmen etkisini korumaktadır. Cesedin Sandıkçı’ya ait olduğu anlaşılır. Yıllar sonra cenaze namazı kılınarak ikinci kez defnedilir, bugünkü mezarına.
  • Vurulduğu zaman bütün Rize ahalisi ağlamış. Hatta onu zehirleyen Gülcemal kadın bile ağlamış: “Mert adamdı. Kocamın ardından ne kadar ağlamışsam sonradan onun ardından da o kadar ağladım” demiş.

Bu mevzunun üstüne türküsünü dinlemezsek olmaz, türküyle kapatalım. Bu flood da burada biter. Başka korkulu, tarihli floodlarda görüşmek üzere. Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola. İyi geceler efendim… Edip Akbayram-Eşkiya Dünyaya Hükümdar Olmaz

https://www.youtube.com/watch?v=6ZDuEoMShzM

Bu Konu, Mehmet Berk Yaltırık @SonGulyabani Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

Güncelleme: 15 Temmuz 2018 — 06:54

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mutlaka Oku! #Bilgiseli & #Flood © 2017 | Gizlilik Politikası | Tanıtım Yazıları | Pdf Kitap İndir | Yorum |