Lanetli Kurgan; Kazan Tatar Halk Hikayesi

”LANETLİ KURGAN” (KAZAN TATAR HALK HİKÂYESİ) Bu haftanın hikâyesi biraz ürkütücü olabilir…

  • Ulu bozkırdan kimlerin gelip kimlerin geçtiğini kim bilsin? Nice ölümlü bozkır tanrısı, düşmanının kanı ile suladığı toprağa sonunda kendi kanını katarak, gelecek baharda yeşerecek otlara karışıp gitmiştir…
  • Bir güz gününde Yayık boylarındaki bir köye nereden geldiği, kim olduğu bilinmeyen bir yabancı misafir uğradı. Kalacak yeri olmadığını söyleyen derviş kılıklı bu adama köyün yaşlılarından bir kişi kapısını açarak misafir etti.
  • Akşam yemeğinden sonra çay içerken ev sahibi ile sohbet eden derviş, köyün yakınlarındaki küçük tepecik hakkında sorular sormaya başladı. ”Acaba oranın bir sırrı mı var? Düzlük arazideki tek engebe burası, sanki insan eli ile yığılmış toprak gibi duruyor” diyordu.
  • Ev sahibi yabancı dervişin dilinin altındaki baklayı sezememişti. ”Onun ne zamandan beri orada durduğunu kim bilir? Ben kendimi bildim bileli bu tepe orada durur, hiçbir sırrı yok” diye cevap verdi.
  • Gece geç vakitte misafir durduk yere ateşlenip hasta düştü, durumu oldukça kötüydü, artık ölmek üzere olduğunu anladı. Ev sahibini çağırıp buralara ne sebeple geldiğini açıkladı. Anlattığına göre derviş buraya çok uzaktan, ulu Kazak bozkırından geliyordu.
  • Küçük yaşta verildiği medresede yıllarca ders görüp bir molla olmuş, hayatı ibadet etmekle ve yüzlerce el yazması kitabı okuyup yeniden yazarak çoğaltmakla geçmişti. İşte böyle yine eski kitapları istinsah ederken eline bir el yazması geçmiş.
  • El yazmasında anlatıldığına göre, uzun zaman önce Yayık boylarına altın ticareti yapan insanlar göçüp yerleşmişler. Bu insanlar Ural dağlarındaki madenlerden çıkardıkları altınları at arabaları ile Yayık’a getirip satarlarmış.
  • İşte bu altın taşıyan arabaları da sık sık bozkırda yağmacılık yapan bir hânın nökerleri basar, talan ettikleri altınları da saklarlarmış. Gitgide biriken altın dağ gibi yığılmış sonunda.
  • Yağmacı han öldüğünde onun için bozkırın ortasında bir kurgan yapılıp hazinesi de onunla birlikte oraya gömülmüş. Usta büyücüler çağırılıp üzerine tılsımlar yapılmış. O gün orada bulunan nökerler kurganın sırrını kimseye vermemeye yemin etmişler.
  • Sonraları Yayık boylarına Ruslar gelmeye başlamış, altın ticareti sınırlandırılmış, kalabalık olup yağmacıların çoğunu da öldürmüşler, sağ kalanlar ulu bozkıra kaçıp kurtulmuşlar.
  • İşte bu el yazmasını yazan da bozkıra kaçan göçebe savaşçılardan biriymiş, tövbe edip medreseye kapanmış, ilim tahsil edip yazıyı sökünce de sırrını bu el yazmasına yazmış.
  • ‘Sonunda bu el yazmasını bulup okuyunca yazgımın peşinden gitmeye karar verdim, sırrı kimse öğrenmesin diye de o kitabı yakıp medreseden kaçtım ve buralara geldim, işte köyünüzün yakınındaki tepenin sırrı, o el yazmasında yazanlardır.
  • Bu altının benim nasibim olmadığı belli oldu bari siz alın diye yerini söylüyorum” diyordu misafir derviş. Hasta, gecenin ilerleyen saatlerde ruhunu teslim etti.
  • Ertesi gün öğlen namazından sonra misafirin köyün mezarlığına defnedilmesinin ardından evine dönen adamın aklından kurgandaki altınlar bir türlü çıkmıyordu. Kazma küreği kaptığı gibi iki oğlunu da yanına alarak kurgan tepesinin yolunu tuttu.
  • Girişin nerede olduğunu bilemediklerinden kurganın tepesinden uzun da olsa bir kazı ile sonunda hazine odasına ulaşacaklarını düşünerek kazma kürek toprağı eşelemeye başladılar fakat iş sandıklarından daha zor çıktı.
  • Ellerindeki kazma küreklerin birer birer sapı kırılınca toprağın yüzyıllardır sertleşmiş olduğunu düşünüp yeni kazma ve kürekler getirdiler, bunların da hepsi kırılınca burada bir tılsım olduğunu anladılar ve sonunda çareyi tılsımı bozabilecek bir molla çağırmakta buldular.

  • Gelir gelmez altın hevesi ile işe koyulan molla, büyük bir ateş yaktırıp küllenmesini bekledi bu sırada dualar okuyordu. Ateş birkaç saat sonra sönüp küle dönüştüğünde bu külleri kurgan tepesinin etrafına çepeçevre saracak şekilde serperek bir süre bekledi.
  • Sonunda küllerin üzerinde beliren koyun izlerinden hem kurban edilecek hayvan hem de kurganın girişi belli olmuştu. Hava kararmak üzereydi, vakit kaybetmeden bir koyun getirip kurban ettikten sonra işe koyuldular.
  • Kurgan girişi olduğunu tahmin ettikleri yere yeniden kazma kürek giriştiler, bu kez toprak rahatça kazılıyordu fakat çok geçmeden şiddetli bir fırtına koptu ve gökten tavuk yumurtası büyüklüğünde dolular yağmaya başladı.
  • Can havli ile kazmaları bir yana kürekleri bir yana atan defineciler çil yavrusu gibi dağılıp kaçıştılar. Doludan korunmak için yakınlardaki bir ağaçlığa koşana kadar yüzleri gözleri kan ve morluklar içinde kalmıştı,
  • onların bu halini gören rahatlıkla bir temiz dayak yemiş olduklarını söyleyebilirdi. Kurgandan biraz uzaklaşıp ağaçlığa ulaştıklarında, dolu bıçakla kesilmiş gibi yine başladığı gibi bir anda durdu. Neyse ki ağır yaralanan yoktu,
  • birbirlerinin haline bakıp gülerek şanssızlıklarına lanet okudular. Bunun bir uyarı değil de basit bir hava olayı olduğunu düşünerek yeniden kurgan girişini kazmaya devam ettiler.

  • Vakit gece yarısını geçtiğinde meşaleler ışığında hâlâ devam eden kazı işi neredeyse bitmek üzereydi ama bu kez de bir başka aksilik buldu definecileri,
  • üzerlerinden geçen bir yarasa sürüsünün tamamı üzerlerine hücum edercesine atılınca yine kazı işini bırakıp kaçmak zorunda kaldılar. Kurgandan uzaklaştıklarında mollanın da iki oğlunun da kazıya devam etmeye hevesi kalmamıştı, korkuyorlardı.
  • Molla dualar okuyup bitirince ”Buranın tılsımı bozulmadı, kurban bize yolu gösterdi ama belli ki hazineyi almamız istenmiyor” diyerek hakkından feragat etti ve gece karanlığında köyün yolunu tuttu.
  • İhtiyar adam ise bu işe pek de gönüllü olmayan iki oğlu ile birlikte yeniden kazı alanına dönerek kazma sallamaya devam etti. Çok geçmeden oğlanlardan biri kazmayı vurduğu yerden tok bir ses gelince ”Burada işte buldum” diye bağırdı. Burası kurganın girişi olmalıydı.

  • Kalan toprağı küreklerle canhıraş biçimde attıklarında gerçekten de buranın kurganın girişi olduğunu anladılar. Yüzyıllar önce yapılmış ahşap kapının çürümüş kalıntılarının ardında beliren giriş artık önlerinde duruyordu. Girişten geçerek dar bir koridorda yürümeye başladılar,
  • taş duvarlarda eski tamgalar ve kökboyası ile yapılmış resimler titrek meşale ışığında dans ediyor gibiydiler. Koridorun sonundaki küçük mezar odasına ulaşınca gördükleri karşısında heyecan ve korkuları doruğa ulaşmıştı artık.
  • Kurganın sâhibi hânın cesedi sanki yüzyıllar önce değil de dün ölmüş gibi taptaze karşılarında yatıyordu. Etrafı değerli kılıçlar, bıçaklar, zırhlar ve öte dünyada kullanması için altından yapılmış günlük eşyalarla doluydu.

  • Az ilerisinde duran kemik yığını ise onun atına ait olmalıydı. Han cesedinin etrafındaki eşyalar gerçekten bir servet değerinde olsa da ortalıkta söz edildiği gibi büyük bir hazine görünmüyordu.

  • İki genç ellerine ne geçerse çuvallara doldururken babaları meşale ışığı ile etrafa göz gezdirmeye başladı, mutlaka asıl hazinenin mezar yağmacılarından korunması için ayrı bir yerde saklanmış olduğunu düşünüyordu. İşte tam o sırada yerde saplı duran demir halka gözüne ilişti,
  • bir kuyu kapağının kulpu gibiydi. Hemen küreğini kapıp kulpun etrafını temizledi, bu gerçekten de bir kuyu kapağıydı, yüzyıllardır biriken toz, toprağa dönüşüp kapağın etrafını gizlemişti yalnızca.
  • Hemen küreğin sapını demir kulpa geçirerek onu bir manivela gibi kullandı ama gücü taştan oyulmuş ağır kapağı kaldırmaya yetmeyince iki oğlunu yanına çağırdı. Ağır kapak yerinden oynadığında kurgana dolan garip koku yüzünden genizleri ve gözleri yanmaya başlamıştı.
  • Kapak tamamen kaldırılınca kurganın içi sarı bir ışıltıyla aydınlandı. Bu sırada içeride ne var diye bakmak için eğilen ihtiyar dehşetle irkilerek geriledi, elindeki küreği fırlatıp ”Kaçın” diye bağırarak kurganın girişine doğru koştu fakat nafile,
  • ihtiyar yetişemeden kurganın girişi büyük bir gümbürtü ile çökmüştü. Kuyu zannettiği deliğin altında bir oda daha vardı, tam da dervişin anlattığı şekilde dağ gibi yığılmış altınlarla doluydu
  • fakat ihtiyara küçük dilini yutturan ve onu dehşetle geri kaçmaya iten şey altınlar değildi tabii ki. Hazine odasındaki altınların üzerine iri kanatları ve pençeleri olan, başı ise insan başı büyüklüğünde devasa bir yılan boylu boyunca uzanmış,
  • jilet gibi keskin pençeleri ile altınları karnının altına toplayarak saklamaya çalışıyor, bir yandan da kırbaç gibi şaklayan çatallı dilini sallayarak bu davetsiz misafirlere tıslıyordu.
  • Sabah namazının ardından kurganda olup biteni merak eden molla soluğu kurgan tepesinde aldı, girişin çökmüş olduğunu görünce köye dönerek yanına kazma kürek ve bire meşale aldı ve kimseye duyurmadan yeniden tepeye döndü.
  • Birkaç saatlik kazının ardından girişi yeniden açıp kurgana girmeyi başarmıştı. İçeride iğrenç bir koku vardı, kurgan zemini yüzlerce yıllık toz ve kanla karışık bir çamurla kaplanmıştı,
  • duvarlar insan yağı ile yağlanmıştı, kol, bacak ve ne olduğu anlaşılmayan vücut parçaları oraya buraya savrulmuştu. Molla yine bildiği bütün duaları okuyarak belki sağ kalan vardır diye meşale ışığında ilerledi.
  • Sonunda o da ağzı açık kuyunun içinde ne olduğuna bakmak için başını eğdi ve talihsiz ihtiyarın yaptığı gibi irkilerek geri kaçtı. Kurgandan koşarak dışarı attı kendini ama akli melekelerini içeride bıraktı.
  • Derler ki molla kendini dışarı atar atmaz bütün kurgan büyük bir gürültü ile çöküp bozkıra karışmış, molla ise birkaç hafta meczup halde bozkırlarda koşup durduktan sonra aç ve sefil halde ölmüş.
  • Kargaların gözlerini oyduğu perişan haldeki cesedini çobanlar bir dağ yolu üzerinde bulmuş.
  • Bu haftanın hikâyesi bu kadar… Bu hikâye ”Tav sere” (Dağın sırrı) adlı Kazan Tatar halk hikâyesi küçük eklemeler ve kurgusal düzenlemelerle aslına sadık kalınarak yeniden yazıldı. Okuyup da paylaşmayanların vay haline! Kurganın laneti onların üzerinde olacak 🙂
  • Bizi kurganın içine taşıyacak bir şarkı ile şimdilik vedâ edelim. Kazakh song Hassak Amanat Аманат

Yazar; Trødlabùndin-Emrah Ece

Sen, Bu konuda ne düşünüyorsun?

avatar
mutlakaoku.com | #Bilgiseli | #Flood | © 2016 | Tanıtım Yazıları | Glovo Kurye Olmak İstiyorum |