Kapitalist dünya sistemini anlamak isteyen genç arkadaşlarım için!

Kapitalist dünya sistemini anlamak isteyen ve konuya nereden başlayacağını bilemeyen genç arkadaşlarım için bu çerçevedeki bağımlılık kuramlarından bahsedeceğim bir flood başlatıyorum.

  • Modernleşme ve küreselleşme kuramları üzerine başka bir flood yaparız. Burada 1960’ların ortasından sonra modernleşme kuramlarını eleştiren alternatif kuramların geliştiğini bildiğinizi kabul edeceğim.
  • Özellikle Latin Amerika ülkelerinde “ithal ikâmeci endüstrileşme: <yurt dışından ithal edilmek durumunda olduğumuz malların yurt içinde üretilmesini sağlayalım mantığı>” sürecinin dinamizmini kaybetmesi modernleşme sürecinin sorgulanmasına yol açıyor.
  • Ortalaya çıkan yeni alternatif düşünceler, -geneli itibariyle bağımlılık kuramı olarak adlandırılıyor- “dünya kapitalist sistemi” kavramını kabul ediyor ve sistemdeki ülkelerin iç yapılarını dış güçlerin belirlediğini öne sürüyordu.
  • Yeni olarak dillendirilmeye başlanan “kapitalist dünya ekonomisi” kavramı artık ciddi bir şekilde tartışılmaya başlanıyordu. A.G. Frank ve I.Wallerstein bu kavramı kullanıyor özellikle. Frank’in bu tabirini dikkatle anlamaya çalışmanızı öneriyorum: AZGELİŞMİŞLİĞİN GELİŞMİŞLİĞİ
  • Bu kavramı geniş çerçeveden en basit şekliyle açıklamaya çalışacağım. Kavram, kapitalizmin 16. yy’da Avrupa’da başladığını ve tüm dünyayı uluslararası bir sistem haline soktuğunu söylüyor.
  • Hani hep duyarsınız; gelişmiş ülke, az gelişmiş ülke, gelişmekte olan ülke, vs. Bunların ne anlama geldiğini ve neden bazı ülkelerin gelişip, bazılarının gelişemediğini merak ediyorsanız, bu kavramın temel argümanı bu sorunsal üzerinde yoğunlaşıyor aslında.
  • Argüman şu: BÜTÜN ÜLKELER AYNI ANDA GELİŞMEYECEK. Tüm ülkelerin aynı anda gelişememesinin nedeni merkez ülkeler ve çevre ülkeler arasında sömürü ilişkisinin dinamik bir şekilde sürüyor olması.
  • Şöyle ki… Merkez ülkeler çevre ülkelerin ürettiği tüm artı değere el koyuyor. Çevreden merkeze artı değer akışını da uluslararası iş bölümü ve siyasi güç ile sağlıyor ve bunun sürekliliğini inşa ediyor mezkûr sistem. (Mezkûr sözü edilen demek, kullanın arada:))
  • Artı değer meselesini en basite indirgemek için ayrı bir flood yaparız. (Zaruri olandan daha fazlasının üretilmesi) gibi bir anlam taşıyor ama, özel olarak ne olduğunu anlamak için biraz Marks’a bakmanızda yarar var tabii.
  • Ne diyorduk.. Bu sistemde ülkeler şöyle konumlandırılıyor.. Çevre ülkeler ucuz iş gücü, kaynakları sömürülecek ve menfaat elde edemeyecekler, merkez ülkelerde iste beceri, uzmanlık gerektiren işler ile sermaye yoğunlaşmasının olması gerekmekte.
  • Devrik Bakan Erdoğan Bayraktar’ın bir sözü vardı hiç unutamıyorum: “Biz ara eleman ülkesiyiz, mûcit çıkaramayız” demişti. Ülkemizin içinde bulunduğu konumlandırılmayı kabul edip, böylesine farkında bu sisteme hizmet etmek…
  • Neyse, aynı zamanda merkez ülkeler güçlü devlet mekanizmalarına; güçlü hukuk, güçlü denizcilik, ulaşım, sağlık, iyi ve ücretsiz eğitim vs. gibi bir sistem işlediğinden ve mevcudiyetini bu sömürüye borçlu olduğundan çevre ülkeler asla gelişemez.
  • Bu söylediklerimi aklınızın bir kenarında tutmaya çalışın. Birazdan bağ kuracaksınız. İşin bir de biraz daha farklı bir boyutu var. Sömürgeci – ulusal sermaye ile ihracat sektörü dünya metropollerinin uydusu hâline geliyor.
  • Ulusal metropollerin uygusu hâline gelen taşra kentleriyse kendi yerel uydularının yer aldığı taşra merkezlerine dönüşüyor. (En son halkada ise kırsal yörelerdeki tüccarlara bağlı köylüler yer alıyor.) Böyle bir ilişkiler ağı – çemberi anlamanız gerek. (Bu zor kısmı)
  • Uydu ülkelerin ürettiği ekonomik zenginliğe yerel, bölgesel, ulusal ve uluslararası metropoller tarafından el konuluyor. Çünkü sermaye birikimi dünya çapında gerçekleşiyor.
  • Böylelikle çevre ülkelerde iş gücü kendini yeniden üretmesi için gerekli olan asgari ücretin dahi altında ücretlerle çalıştırılabiliyor. Bu kavram önemli bir kavram, pek çok iktisatçı bu kavramla ilgili önemli konulara değiniyor, bunu bilmenizde yarar var.
  • Yani Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki temel ihtiyaçları karşılayamayacak, yeniden çalışabilecek kadar kendilerine bakabilecekleri parayı kazanamayacakları bir ücretten söz ediyoruz (artık çalışamayacak hale gelen işçinin ertesi gün tekrar çalışabilir hale getirilmesi)
  • Bağımlı ülkelerdeki iş gücünün sömürüsü sayesinde ihraç edilen yiyecek fiyatları düşüyor ve merkez ülkelerdeki emeğin yeniden üretim maliyeti ucuzluyor. (Bu şu demek: seni insanlık koşullarının altında bir ücrete çalıştırıp, kendi ülkesine maliyeti düşürmüş oluyor)
  • Böylece bizim gibi çevre ülkelerdeki işçi sınıfı, yani açlık sınırının altında çalışıp artı değer üreten insanlar kendi imal ettikleri ürünleri kullanamıyor. Ancak merkez ülkeler gibi sömürgeciler ve sayısı az olan yönetici sınıf lüks tüketime sahip oluyor.
  • Neyse ya, artı değer meselesine değinmeden bu floodun bir anlamı olmayacak. Bağımlılık kuramları da havada kalacak yoksa. Madem oturduk bilgisayar başına, elimizden geldiğince anlatalım. Artı değer ve dedemiz MARX 🙂

  • Öncelikle şunu bilin. Sınavda artı değer görüyorsanız soruyu okumayın ve cevapta Marks’ı işaretleyin :))) Tweetin devamını okumak isteyen meraklı gençler için diyebilirim ki, artı değer kavramını Marks EMEK-DEĞER kuramı çerçevesinde kullanıyor.
  • Marks şu soruya cevap arıyor: “Serbest piyasa kuralına göre tüm metalar kendi eşitleriyle mübadeleye (değiş tokuşa) girerler. O zaman parası olanlar niçin üretime yatırım yapmaktadır? (Soru güzel:)))
  • Cevabı sıralı tweetlerle vermeye çalışmak biraz komik geldi şu anda bana. Neyse giriştik artık, ne kadar başarabilirsek 🙂 Anlayamayınca ya da merak edince sorun da izah etmeye çalışayım arada.
  • Cevap şöyle: Yatırımcı kullanıldığında maliyetinden daha fazla değer yaratan, benzeri olmayan bir meta görmüş ve onu satın almıştır. Bu meta: EMEK GÜCÜ.
  • Şimdi kapitalist üretim biçimi ortaya çıktı. Emekçiler de emek güçlerini üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde tutanlara hem satmak zorunda kaldı hem de bunu yapabilecek güçte.
  • Dur bu karışık oldu. Öncelikle şunu bil genç arkadaşım, üretim güçleri nedir değil mi? Bir toplumda maddi üretim araçları ve insanlar üretim güçlerini oluşturur. (Bu konuyu da açmak zorundayım, eyvah çıkamayacağız :))
  • Üretim güçleri ile üretim ilişkileri üretim biçimlerini oluşturuyor. Mesela Marks’a göre üretim güçleri ile üretim ilişkileri arasındaki çatışma insanlarınların iradeleri dışında gerçekleşiyo, ideolojileri de maddi hayat biçimlendiriyor.
  • Örnekle açıklamaya çalışayım:
  • -Tarımla geçinen toplumlarda temel üretim biçimi nedir?
  • +TOPRAK.
  • -Endüstri toplumlarında temel üretim biçimi ne olabilir o halde?
  • +FABRİKA. (Senin üretim araçları karşısında aldığın pozisyon da bilincini belirliyor.)
  • Şöyle ki.. Toprak sahibiysen eğer, toprağını kaybetmemek ve toprağından daha fazla verim alabilmek için çabalıyorsun. Toprağa bağlı çalışan köylüysen eğer, toprak sahibine boyun eğmek zorunda kalıyorsun. Çünkü karnını ancak ağanın doyuracağına inanıyorsun.
  • Fabrika sahibiysen işçilerini daha ziyade çalıştırıp daha çok kâr elde etmek istiyorsun. (Ziyâde sayılamayan, çok sayılabilenler için değer atfeder, çok sevmeyin ziyâde sevin:)) Fabrikada çalışan işçi isen emeğini satmak zorunluluğuyla karşı karşıyasın.
  • Nihayetinde tarım toplumuyduk, hayvancılıkla geçindik, derken iki fabrika bacası gördük bir sanayi atılım filan derken, teknoloji çağına geldik ve hesaplar değişti. Onlara sonra değiniriz, burada üretim araçları geliştikçe üretim biçimleri de değişmek zorunda kaldı.
  • Marks’ın diyalektik yaklaşımı (ilgi duyan sosyal eylemlilik yaklaşımına, yapısal-fonksiyonalist yaklaşıma ve aksiyonalist yaklaşımlara da göz atsın) tarihin öncüsü olan yeni üretim ilişkilerinin tohumlarının eski üretim biçiminde atıldığına işaret ediyor.
  • Yine soyut oldu. Somutlamaya çalışayım. 16. Yy’da ticaret yolları ortaya çıktı. Bu vesileyle ulus aşırı ticari kapitalizm gelişti ve tüccar sınıfı ortaya çıktı. Bkz. YOL YAPTUH

  • Bu tüccar sınıfı, tarım ekonomisine dayalı feodal düzende egemen olan aristokratlara başkaldırarak kendi egemenliğini ilan ediyor. Çünkü ticaret geliştiği için para çoğalıyor ve bir değişim aracı olarak değer kazanıyor.
  • Böyle söyleyince garip gelmiş olabilir, ticaret yolları ortaya çıkmadan önce değerli olan para değil, topraktı. Orta Çağ’da ticaret öyle pek de makbul sayılan bir uğraş değildi yani.
  • Bunun sebebini açıklayarak toparlayayım. Ticaret değer kazanınca kendi burjuvazisini yarattı. Ticaret burjuvazisi aristokratlar karşısında güç kazanınca eski düzene son veriyorlar. Burjuva devrimi yani.
  • Marks’ın demek istediği de bu. Üretim biçiminin değişmeye zorlanması ile burjuva devrimi meydana geliyor. Sınıf çatışmalarının toplumsal değişim üzerindeki etkisi muazzam.
  • Burayı anladığınıza göre 24. maddede başladığım Marks’ın cevabına devam edebiliriz. İşçilerin emekleri ürettikleri şeyler temel alınarak değil, temel ihtiyaçlar esas alınarak ücretlendirilir.

Yani işçinin kendini geçindirme değerinin (zaruri emek) normal şartlarda, çalışılan saat toplamından daha az zamanda üretilmesiyle “artı değer” mümkün oluyor. Meselenin özetinin özeti bu.

Bu Konu, Ece Sevim @ecesevimm  Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları Göster
mutlakaoku.com © 2016 | Pdf Kitap İndir | Facebook video indir | Yorumlar Libros Gratis | Chapter 1 |
0
Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Yaz Mutlaka Okunsun...x
()
x