Şeytan Ayrıntıda Gizlidir!

Kabadayı Hikayesi ; Kabadayılığın Tarihi Gelişimi (“bıyığını balta kesmez”)

Teknik bir aksaklık meydana geldi. Flood olacak. Lakin toplaşmaya gerek yok, sabaha bitmiş hali okunabilir. Eski İstanbul kabadayıları konu.

  • Eski İstanbul kabadayılarının ilk izlerine yeniçerilik dönemlerinde rastlarız. Hattı zatında kabadayılığı iki döneme ayırabiliriz.

  • Yeniçeri zorbalarının, kabadayılarının meşruiyetlerinin ocaktan ve ortalardan aldıkları “ocak” veya “orta” dönemi ilk devirdir. Kabadayıların, külhanbeylerinin meşruiyetlerini mahallelerinden ve semtlerinden aldıkları “mahalle dönemi” ise ikinci devirdir.
  • Her devir kendine özgü tabir, mekan, uygulama ve teamüllerle müsemmadır. Kabaca 1600’ler-1826, 1826-1960 arası dönemi kapsar. Bir dönemlendirme daha var. Doğan Yurdakul’un “Abi” kitabındaki dönemlendirmesi. Bıçak dönemi, tabanca dönemi, cep telefonu dönemi, yeşil pasaport dönemi.
  • Benim dönemlendirmem tabi belli olaylara ve tarihçeye dayandığından daha keskin. Neden 1600’ler mesela? Başından başlayalım.
  • İstanbul kabadayılarının izini tozunu takip ettiğimizde karşımıza çıkan ilk tip “zorbalardır”. “Zorbaz”dan gelir. Rumlar “zorbas” der.
  • Roman argosunda hala “zarbo” olarak vardır. 1550’lerden itibaren pek sık görünür zorba tipi. Tabi o yıllarda bildiğimiz kadarıyla bunların illegal kazanç durumu isyanlarda yangınlarda yağma şeklinde. Suç daha ziyade taşrada eşkiyanın adam boğazlaması falan.
  • Zorbalar nedir? 1550’lerden itibaren bu isyanlarda, gailelerde önplana çıkan, sivrilen tipler. O yıllarda ekserisi kapıkulu sipahilerinden. Yeniçerilerin esamisi henüz okunmuyor. Neden kapıkulu sipahileri? Neden 1550’li yıllar.
  • Adım adım gidelim. Bu arada yeniçerilerin içindeki kabadayılık eğilimlerini daha erkene götürür Mafialaşmanın Tarihini kaleme alan Murat Çulcu, 1520’lere. Bir uygulamadan bahseder.
  • Bu iddiaya göre 1520’lerdeki yeniçeri isyanından sonra Kanuni, maddi sıkıntı yaşamamaları için yeniçerilere bir müsaade verir. Yahudi sarraflara ulufelerini işletmek üzere verebileceklerdir. Karşılığında da sarrafların alacaklarını tahsil edeceklerdir. İşte bunun üzerinden Çulcu “tahsilatçılık” benzetmesi yapar.
  • İddia dememin nedeni belgesini veya atfını bulamamamdır. Bu nedenle ben araştırma ve kaynaklarda tespit edilebilen 1550’lerden itibaren başlatmaktayım. Bilindiği gibi o dönemler Anadolu’da mali sıkıntılar var. Kanuni’nin İran seferi sonrası olaylar, Şehzadelerin ardına toplanan Yevmlü ordusu ve topraksız sipahiler derken durum biraz karışık.
  • Tımarlı sipahiler malum ordunun ağırlıklı unsuru klasik dönemde. Bu denge sarsılınca asker açığını kapatmak için ocağa devşirme usulü dışında kapıkulu ocağına asker alınıyor. Bunlar da daha ziyade kapıkulu sipahileri olarak yazılıyorlar, atlı asker. Bu yüzden sayıları fazla.
  • Not: (Tafsilatlı bilgi için Mustafa Akdağ’ın Celali İsyanları kitabına ve Yeniçeri Ocak Nizamının Bozuluşu adlı makalesine bakılabilir)
  • Tabi sayılarının fazla olması belli yönlerden seslerinin fazla çıkmasına ve bir şeyleri kapmada daha baskın olmalarına yol açacaktır. Misalen 1559’dan itibaren “yasakçılık”tan faydalanarak Anadolu’nun asayişini ele geçirerek beylere ait mühim gelirleri zapt edebileceklerdir. Aynı şekilde sipahiler içerisindeki zorbalar da merkezdeki ayaklanma türünden gailelerde başı çekmektedir.
  • Tabi şunu vurgulamak lazım. Burada silme bir ocak yahut bölük zorba olmuyor. Asker içerisinde belli kimseler, gruplar bunlar. Yeniçerilerde de böyle. Bütün yeniçeriler zorbaz takımdan değil yani. Genelde bir gaile birkaç zorbazın başı çekmesi, diğerlerinin de belli koşullara göre olur vermesiyle oluyor.
  • Sipahi zorbaları tabi diğerleri sivrilmesin diye bir baskı uyguluyorlar 1580’lerden itibaren daha yoğun görülüyor bu. Gücü taşıma hesabı. Bu baskının hedefi de genelde sayı itibariyle sipahi zorbalarının alternatifi gibi görünen yeniçeriler. Aralarında kavgalar, sürtüşmeler var.
  • İlk kan 1582’de dökülür. 1582’de Sultan III. Murat döneminde, bir yeniçeri asesi gece vakti sipahi bölüklerinden birinin odalarını basar. Zira sipahiler bir eğlence tertiplemektedir. Nizam mizam hak getire. Hak hukuk derken silleli itişmeli bir kavga patlak verir.
  • Çıkan kavgada iki sipahi öldürülünce sipahiler ayaklanır ve baskını yapan yeniçerileri öldürüp Etmeydanı’na sürüklerler. Çatışma engellenir Ancak bir kere ocak içerisindeki zorbalar sürtüşmeye başlamış, dönem dönem gailelere diğerleri de iştirak etmek zorunda kalmıştır.
  • Sipahi zorbaları daha baskın olduğundan gaileyi bunlar çıkartmakta yeniçeriler ve diğer ocaklar da hareketlerine destek vermektedir. Ancak sayı olarak sipahilerden sonra en kalabalık unsur yeniçeriler olduğundan, rical tarafından “sipahilere karşı denge unsuru” olmuşlardır.
  • Aralarındaki sürtüşmeler fırsat olarak görülmüştür. Bu sürtüşme de “yeniçeri zorbalarının” ortaya çıkışına zemin hazırlamıştır doğal olarak. “Meydanın”, “âlemin” ilk sahipleri “sipahi zorbalarıdır”, yeniçeriler belli zamanlarda bir anlamda onların “raconuna racon koymuşlardır”.

Osmanlı zamanının meşhur fıkrasıdır. Bir çelebi, oğluna her zanaatı öğretmiş bir tek kabadayılığı öğretememiş. Onu da bilsin diye mahalleden bir kabadayı çağırtmış. Oğluna kabadayılığı öğretmesini istemiş. Kabadayı demiş “Birbirimizin başparmağını ısıracağız. Kabadayılık zanaatı o’dur ki “ah” denmeyecek. Kabadayılık budur” demiş. Bu yüzden bu unsurlar güç gösterisinin yanı sıra “ah” dememeye dikkat ederler.

  • Sipahileri bir gün “halletmek” hesaba katılsa da katılmasa da 1603’teki Zorba İsyanı, sipahilerin “ah” dedikleri bir hadise olmuştur. Ayaklanan sipahiler daha baskın olsalar da son anda diğer Kapıkulu ocaklarının desteğini yanlarına alan yeniçeriler “zorbaları” dağıtırlar.
  • Sipahi zorbalarına son darbe 1648’de Sultanahmet Meydanı’nda vurulur. Benim deyişimle “Birinci Kabadayılar Meydan Muharebesi”nde. 1648’de sipahiler kışkırtılmaları sonucu bazı yeniçerileri katletmeye çalışırlar. Sultanahmet Meydanı’nda bir araya gelirler. Burada kendilerine müdahale etmek isteyen yeniçerilere kılıç üşürüp meydandan sürüp çıkarırlar. Yeniçeriler neredeyse kırılacaklardır.
  • Bozgunun haberi son anda Arnavut kökenli “Ocak Ejderhası”namlı dört yeniçeri ağasına ulaşır.”Çar Rükn-ü Bektaşiyye” de denilmektedir onlara. Sipahi zorbalarının artık suyu ısınmıştır diyerekten sokağa inerler. Kaçışmakta olan yeniçerileri geri çevirirler, yanlarına toplarlar.
  • Yeniçerileri gayrete getirip elde pala bunların başında Sultanahmet Meydanı’na ikinci bir hücum başlatırlar. Sipahiler bunu beklememektedir. Kanlı bir meydan muharebesi vuku bulur. Müdarebe ve mukatele Sultanahmet Camii’ne dek sirayet eder. Son sipahiler minarelere çekilir. buradan atılan piştovlarla direnmeye çabalarlar. Cami kan içindedir, ölüler yerlerdedir. Can havli son kılıç çınlamaları işitilir. Kaybederler.
  • “Birinci Kabadayılar Meydan Muharebesi”ni kaybeden sipahilerin meydanda ve yönetimde pek sesleri çıkmaz. Alem yeniçeri zorbalarınındır. 1648’den itibaren yeniçerilerin sivrilmeye başlaması sonrası için “çıkar amaçlı odakların” oluşumuna da zemin hazırlamıştır.
  • Otorite boşluğu, ticarete dâhil olmaları derken bilhassa Patrona’dan itibaren ocak içerisinde zorbalık organize hale gelmeye başlamıştır. Kendisi de yeniçeri kökenli olan meşhur Horpeşteli Patrona Halil’in Galata tarafında işlediği bir cinayetten ötürü aranmaktayken, kendisini arayan bir yeniçeri ağasını “şehirdeki on iki bin Arnavut’u harekete geçirmekle” tehdit etmesi, kelimenin tam anlamıyla “Memleketten/semtten kamyonla adam getirmenin” 18. yüzyıl versiyonudur.
  • Bu yüzden bu dönüşümde köşe taşlarındandır, bahsedilmelidir. Sonuç olarak 18. yüzyıl itibarı ile ekonomik çıkarlara yönelik suç çeteleri ağırlık kazanmaya başlamıştır, zorbaların sayısı artmıştır.
  • İstanbul’da haraç toplayan ve kendi otoritelerini tesis eden yeniçerilerin tesiriyle (otorite boşluğu ve ocaklı olmanın cazibesi) mahalle delikanlıları kabadayılığı cazip bir yol olarak değerlendirmiş, kendilerini mahallelerinin koruyucusu olarak tanımlamışlardır.
  • Ancak burada amaç mahalle yahut semtten çok “orta” çıkarlarıdır. Mahalle ve semtler bulundukları yeniçeri kolluğu (karakolu) ile müsemmadır. Her bir mahallenin, mıntıkanın asayişinden belli ortalar yani bölükler sorumludur. “Mahalle, ocak/orta içindir” dönemi yani bu dönem.
  • Mesela İsmail H.Uzunçarşılı’dan okumuştum. Rumeli’de Hezargrad kasabasında bir dönem iki yeniçeri ortasının arasına hasımlık giriyor. Bundan dolayı kasaba ahalisi de iki fırkaya ayrılıp birbirleriyle mücadeleye tutuşmuşlar. Etkileri bu derece kuvvetli yani.
  • Yeraltı teamüllerinin temeli yeniçeri zorbalarınca atılmıştır. Haraç, kapışma, hançer bıçak hariç silah taşıyamadıklarından yatağan taşıma, bıçağın delikanlılık kabulü nezdinde taşıdığı değer, vb. mefhumlara bakıldığında bu etkileşim görülür.
  • Peki ne yapmışlardır bu ilk dayılar? Yeniçeri kollukları ocağın son dönemlerinde (1700’lerin sonu) suç işleyen kimselerin sığındıkları vakit “orta yoldaşımızdır” denilerek (“ayakdaş” derler birbirlerine) korunması, zorbaların yahut kabadayıların gözle görülür derecede artmasına neden olmuştur.
  • Ocaklı olmanın nüfuzundan istifade için esnaf, kayıkçı, hamal, tellak, ayak takımı ve hayta güruhundan kimseler yeniçeri yazılmaya başlamıştır. Bu şekilde yeniçeri kabadayıları sığınak gibi yaptırdıkları kahvehanelerinin (aynı zamanda kollukların) üst katlarını bekâr odaları yapmış, sayıları yüzleri bulan eli bıçaklı, baldırı çıplak takımından kimseleri yanlarına toplayıp kendi çetelerini kurmuşlardır.
  • İstanbul limanlarına mal ve erzak getiren tüccar gemilerine orta nişanı (bölük alametleri) taşıyan “baltaları asarak” yahut “tayyarat” adıyla reayanın inşaatlarına orta nişanı taşıyan kazma, küreği asarak orayı kendi ortalarının haraçgüzarı haline getirmişlerdir.
  • Diyelim başka bir yeniçeri kabadayısı bu kazançtan faydalanmak yahut namını yaymak için baltaya el uzattı, asıldığı yerden indirdi ve kaldırıp kendi baltasını astı. Kızılca kıyamet kopar. Bu sefer kanlı çatışmalar ve kavgalar zuhur eder. Zira nişan ortanın namusudur.
  • El uzatan da karşılığını görür. Nişanlar sadece silahlara falan işlenmez. Baldır ve pazulara dövme olarak işlenir ki o dönem moda olmuştur, vücut haricinde koğuş kapılarına, yeniçeri ortalarının kolluklarının kapısına, bayraklarına, günlük eşyalara, mezartaşlarına işlenmiştir.
  • Nişan uğruna can vermek,kavga etmek orta mensupları için kutsadır.Balta asma III. Selim döneminde başlayıp Vaka-i Hayriye’ye kadar sürmüştür. “Baldırı çıplak” güruhundan kimseler, mensup oldukları ortayı gösterip hasımlarını sindirebilmek için baldırlarına, kol, pazı ve göğüslerine bu yeniçeri ortasının alamet-i farikalarını işletmişlerdir.
  • Bir ara devlet bunu bitirmek için bu şekilde kendi kendilerine dövme yaptıranları baldırlarına orta nişanını dövdürmüş kimseler yeniçeri sayarak Ağa Kapusu’na veya kolluklara gönderip boğdurtmuş ama ters tepmiş. Neden?
  • Kopuklar bu sefer de “bakın biz kelleyi koltuğa aldık, ölümü göze alıp geziyoruz” diyerek milleti sindirmişler. Nişanla alakalı olarak argoya da sirayet eden “balta verme”, “baltalı avret”, “baltalı oğlan”, “balta olma” tabirleri ve uygulamaları vardır.
  • Diyelim zorbalardan biri uygunsuz takımından birini gözüne kestirip onu tasarrufuna almak yani kapatmak, aftos eylemek istedi. O kişiye (artık kimden hoşlanmışsa) mensup olduğu ortanın nişanının sırma ile işlendiği kıymetli bir çevre, peşkir veya destmâl verir. Bunlar da “balta” adı verilen bu eşyaları sokağa çıkarken sağ omuz başlarına iliştirmek zorundadırlar. “Baltalı” olurlar o vakitten sonra.
  • Bu arada bir dipnot: “bekar” kelimesinin olumsuz anlam içermesi, fenalık beklenmesi maalesef o dönemlerde de var. Bkz. Bekar odaları bahsi. Neyse balta mevzusuna dönelim. Baltaya sahip olanların bazısı bundan hareketle, verdiği güçle bazı edepsizlikler yapabilirler. “Ağalarının” korkusundan kimse bunlara ilişemez.
  • İst.Ansk.’de “Bıçkın” maddesi zorbaz kanadı altındaki bazı “baltalıların” marifeti anlatılır. İstanbul’un “kopuk” taifesi diyelim baltalı bir kadına yan gözle baktı, laf atıp ona “balta olmaya” kalktı, zorla veya kandırarak elde etmeye çalıştı. Balta sahibi zorba ve adamları devreye girer, baltalıya el uzatanlarla ölümüne kavgaya tutuşurlar.
  • Kabadayılı film ve dizilerde gördüğümüz bıçaklı kapışma ritüelvari bir olaydır ve o da yeniçerilerden tevarüs etmedir efendim. Yeniçeriler döneminde İstanbul’da 13 yaşındaki çocuklara kadar erkekler sokağa bıçaksız çıkmaz, ayaktakımı arasında bıçak erkeğin namusudur.
  • Bıçakla kapışmaya “bıçak altından geçirme” demektedirler. Malum kanun gereği hançerden gayrısını taşıyamıyorlar yeniçeriler. Kapışma için bu yegâne silahlarına başvurup sırtlarındaki keçe pelerinlerini ellerine sarmalarıyla başlar kapışma geleneği. Bugün bizim uçaklar için kullandığımız “it dalaşı” tabiri de o senelerden, dayılık, zorbalık yolunda karşılıklı vuruşma ve öldürmeden gelmedir.
  • Nüfuzlu yeniçeri kabadayılar için kullanılan “namlı zorbaları bıçağı altından geçirmiştir” tabiri buradan gelmektedir. Yine bu tip kimseler için kullanılan “bıyığını balta kesmez” tabiri de bu uygulamalarla alakalıdır.
  • İt dalaşları bazen teke tek bazen de çeteler arasında bıçaklı palalı sokak muharebesi şeklinde gerçekleşir. Kavganın nedeni de bellidir. Genelde ya bir baltanın indirilmesinden yahut bir baltalıya el uzatılmasından çıkar. Nişan-namus malum, ölüm sebebi. Bazen bu “düello” yahut “mübareze” hasım taraflar arasında Galata’da Hendekbaşı denilen yerde gerçekleşir. Kanlı Hendek’te yani.
  • Her ne kadar kansız, arbedesiz kavgalar olmuşsa da ekseriyetle ve kelimenin tam anlamıyla “sokak muharebeleri” söz konusu olmuştur. Kabadayılarca eski dönem idealleştirilir, bıçak kullanılan dönem olarak kabul edilir. Yeniçerlerde de bıçağın bir yeri vardır vs.
  • Belgelere göre bu “sadece bıçak kullanılan dönem”, “sonradan tabanca çıktı mertlik bozuldu” söylemi kısmen tevatürdür. Niye diyeceksiniz. Kavgalarda ateşli silah kullanma son dönemlerden önce, daha kabadayıların öncülü sayılan yeniçeri zorbalarının zamanında söz konusudur zira. Osmanlı belgelerinde Galata’da birkaç ortanın karıştığı bir kavgada birbirlerine “tüfenk endaht ettikleri” yani boşalttıkları aktarılır.
  • Yine Galata’da, 1772’de tersaneliler ile yirmi beşinci ve altmış dördüncü ortanın taraftarları top ve tüfek de kullanılan bir kavga yapar. 1810’da da bir başka ortaya mensup yeniçerinin “semer devirerek” başka ortaya geçmesi ortaların İstanbul sokaklarında birbirine girer. “Yahu ne var bu Galata’da?” Kanlı Hendek orada, kapışmalar orada. Salt 1700’lerde değil Evliya Çelebi zamanında da biraz karışık oralar.
  • Bakın ne yazmış 17.yy’da Evliya Çelebi: “(Galata) hâkimlerin(in) tamamı, tabileriyle birlikte gece gündüz silahlı olarak (Galata) mahalle ve sokaklarda kol dolaşırlar, suçlu bulurlarsa aman vermeyip haklarından gelirler, zira (Galata) eşkıyası ve keferesi sanki Malta keferesidir.”
  • Yeniçeri kabadayılarının ve zorbalarının mesken tuttuğu, “haşerat yatağı” olarak mimlenmiş başka mekanlar ve mıntıkalar da var tabi.
  • Bu arada Galata’nın ağırlığı liman bölgesi olması,gemicileriyle vs. tarrakası bol bir yer olmasından ötürü. Bu özelliğini 19.-20.yy’a dek muhafaza edecektir. Buradaki mekanların dönüşümü ve değişimi, kabadayılık alt-kültürünün de değişimidir. Yeri gelince değineceğim.

Yeniçeri zorbalarının mekanlarında sonraki durağımız Bağçekapusu sahilindeki iskele, kayıkhane ve bekar odaları ile Melek Girmez.

  • Türlü cinayetin ve tecavüzlerin yaşandığı “Melek Girmez Sokağı” için “dört kaş erkek dahi giremezdi” derler devrin müellifleri.
  • 1812’de veba salgını gerekçesiyle Galata ve Kasımpaşa’daki bekâr odalarıyla birlikte bu mıntıka da yıktırılmıştır. Hayli netameli bir yermiş
  • Üsküdar’da Balaban İskelesi ve civarı da yeniçeriler zamanında Üsküdar’ın haşarat yatağı olarak anılmıştır. Hem de ne haşarat yatağı.
  • Civarından geçen talihsizlerin kaçırıldığı, erbab-ı namus yeniçerilerin bile girmeye çekindiği, zorbaların içip içip silah attıkları bir yer.
  • Buradaki baldırı çıplakların çoğunun baldırlarında ve kollarında mensup oldukların ortaların nişanlarını taşırlarmış. Bu nedenle burada çeşitli suçluların “ocak gayreti” ile (ayakdaşımızdır denilerek) saklandığı aktarılmaktadır. Eşkiyalık da yapmaktadırlar.
  • Buradaki çetelerin sık sık civar köşkleri, bağları basıp talan ettikleri, yol kestikleri, anlatılır. Hatta yıkıldığı zaman yıkıntılarda deniz kenarında işret kadınlarının ve çocuk cesetlerinin bulunduğu anlatılır, 1811’de. Buralar yıkılarak haytalar dağıtılmış ancak sonradan, yeniçerilerin kaldırılmasından sonra bile yeniden toplanmşlar, tekrar kayıkhaneler ve bekâr odaları açılmış Meşrutiyet senelerine dek.

Efendim 1820’lere geldik madem,”İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi”ni de anlatalım.Malum 3. Selim-2.Mahmut dönemleri en netameli seneleri.

  • 1807’de yeniçeri ve Boğaz yamakları ortaklığında gerçekleşen Kabakçı Mustafa İsyanı malum. İstanbul’a yürüyen Alemdar Mustafa Paşa da.
  • Rusçuk ayanı Alemdar, Dağlı askeriyle birlikte şehre gönderdiği Pınarhisar Ayanı Uzun Ali Ağa, Rumelifeneri Kalesi’ne hücum eder malum.
  • Kabakçı’nın taraftarları buradadır. İki taraf arasında önce tüfekli piştovlu muharebe başlar.Ardından Anadolu Hisarı’ndan getirilen toplarla Dağlılara ateş açarlar. Dağlılar da başka taraftan top getirip karşı ateş açar. Böylece İkinci Kabadayılar Meydan Muharebesi olur.
  • Yeniçeriler de “Ah” der yukarıda anlattığım fıkra mucibince. 1826’da Vaka-i Hayriye olur. Yeniçeri kışlaları topa tutulur, ilga edilirler. Mekanlar ve yüzler değişse de kabadayılık alt-kültürü varlığını bir şekilde sürdürüp sonraki dönemlere tevarüs ettirebilmiştir: Dönüşerek.
  • Yeniçeriliğin ilgasından (1826) sonra meşruiyetlerini ortalarından ve mahalle kolluklarından değil, mahallelerinden almaktadırlar artık. Mahalle ve semt ahalisinin takdirini kazanmak için (şayet başka bir otoriteye sırt dayamamışlarsa) zorbalık yoluna pek az başvurmuşlardır. Artık: “Bize 34’lü derler”, “67’liyiz” vb. denilmemektedir. “Yeşiltulumbalıyız”, “Kadırgalıyız”, “Bize Saraçhaneli derler” denilmektedir.
  • Bu değişim şehrin 1800’lerden itibaren eğlence yerlerinden yaşam alanlarına değişen çehresinden kaynaklanmaktadır biraz da. Yeniçeri Ocağı’nın kaldırılmasını müteakiben bir değişim dönemine gidilmiş ve bilindiği gibi Gülhane Hatt-ı Hümayunu” okunmuştur (1839).
  • Tanzimat devrinde sadece siyasi anlamda değil kültürel ve sosyal açıdan da birtakım dönüşümler söz konusu olmuştur malum. Yeni ulaşım şebekeleri ve yeni konut yerleri, eski mahalle düzeninin ve kabadayıların mekânlarının da değişmesine neden olmuştur. Artık kabadayıların ve külhanbeylerinin meskeni bekâr odalarından ziyade,bilhassa Galata-Beyoğlu taraflarında yeni açılan eğlence yerleridir
  • İstanbul’un ilk barları olarak kabul edilen “balozlar”, haşat ve ayaktakımından kimselerin müdavimi olduğu mekanlar haline gelmiştir. İlk balozlar Karaköy, Tophane civarında açılmışlardır.(Yukarıda rıhtım etkisinden bahsetmiştim) Baloz, İtalyanca Ballo-oyun yeri demek.
  • Bunlar (Zorbanın Balozu, Alafranga Baloz vb.) Sultan Abdülaziz zamanında açılıp süratle artmıştır. (S.M.Alus Onikiler’de pek güzel anlatır)
  • Kabadayılık bu dönemde kahvehane ve tulumbacılık gibi kurumların üzerinden yeniden ihdas edilmiştir, buralardan yetişmeye başlamışlardır. Nasıl ki dağlar,kaçakçılık efeler zeybekler için okulsa, tulumbacılık ve kahvehane de kabadayılar için bir tür okuldur.
  • Her mahallede tulumbacı takımları kurulmuş, özellikle Sultan Abdülaziz döneminde bıçkın kimselerin toplandığı yerler haline gelmiştir.
  • Tulumbacılık kabadayılıktan ayrı tutulur genelde ama aslında aynı havzadan yetişmelerdir. Eskiden salt yangın söndüren görevli anlamında kullanılırken 19.yy’da “külhanbeyi, bıçkın, serseri” anlamlarına gelen ve bazen hakaret olarak da kullanılabilen bir kelime haline gelmiştir.
  • Tulumbacı talim yerleri ve tulumba sandıkları ünlü kabadayıların yetiştiği yerler olmuştur. Geçen size anlattığım Arap Abdullah mesela. Ünlü kabadayı takımı “Onikiler”den Arap Abdullah, gençliğinde tulumbacı talimlerine gitmiş, Çeşmemeydanı Sandığı’nda sandık taşımış.

  • Yeniçeriler arasında “ayakdaş” mefhumu vardır demiştik. Tulumbacılıkla birlikte “omuzdaşlık” mefhumu gelişmiştir, aynı sandığı taşımaktan. Onikiler’den Cerrahpaşa tulumbacı sandığı reisi Mektepli Raşit, Aksaray sandığında Kadayıfçı Arif,Boğazkesen’de Yedi Bela Arap Reyhan vb.
  • Tulumbacılık spor gibi, meraklısı çok.Köşklünün “Yangın var!” narasını duyan içlikle fırlayıp sandık ardından koşturuyor.
  • Bir dönem tulumbacılık yapan ünlü yüzler: Gençliğinde Galata Sandığı’nda Kavaklı Fevzi (Çakmak) Reis, Tatavla Sandığı’nda Basil Zaharoff…  Kabadayılara dönelim.
  • Sultan Hamid devrinde kabadayılık daha değişik bir çehreye bürünüyor. Kabadayı paşalar, paşa kapularında kabadayılar.
  • Fehim Paşa, Sultan Hamid’în teveccühüne mazhar olmuş, konağı dönemin kabadayılarının uğrak yeri haline gelmiştir.

  • Arap Abdullah’ı anlatmıştım. Dönemin başka kabadayı ve kapusunda kabadayı dolaşan paşaları: Sertüfengi Arnavut Tahir Paşa, Bedirhani Şamil Paşa, kabadayı değil ama aşağı kalmayan Müşir Fuad Paşa, yine yüksek mevkilerden Tiranlı Gani Bey vb. Belgelerine ulaşılmaktadır.
  • Kabadayılığın son bulması da Cumhuriyet dönemindeki değişimlerle alakalıdır. Sıkı kontrol, merkezi yönetim, cezaevleri vb. Hatta öyle ki artık bekar odaları ve kahvehaneler değil, hapishaneler kabadayılar için okul haline gelmeye başlamıştır. 1950’lere dek göz önüne çıkmazlar
  • Organize suçların etkinliklerinin artmasıyla 60-80 arası yeniden popüler olmuşlardır. Ancak artık “babalar”, “mafyalar” söz konusudur.
  • Kayda geçen yahut unutulan hatıralarıyla, teamülleriyle, günahlarıyla, sevaplarıyla bir alt-kültür tarihe karışır. Çok az temsilcisi hayattadır.
  • Son olarak mevzunun özeti: Son yeniçerilerden Çardak Kolluğu’ndan Ali Camiç Ağa’nın fahriyesini okuyabilirsiniz.

Bu flood kanto ile bitsin.Okuyandan Allah razı olsun.Her ne kadar sürç-i lisan ettikse affola.Görüşmek üzere efendim.

Bu Konu, Mehmet Berk Yaltırık @SonGulyabani  Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Mutlaka Oku! #Bilgiseli & #Flood © 2017 | Gizlilik Politikası | Tanıtım Yazıları | Pdf Kitap İndir | Yorum |