George Orwell 1984

Yeni silsile (#FLOOD): Hayatta kalmak için ülkemizin bağımsızlığını küresel şirketlere mi transfer ediyoruz? George Orwell’in 1984 penceresinden Corona Virüs salgını, küresel diktatörlük tehlikesi, kaybedilen hak ve hürriyetlerimiz…

  • Coronavirus’ten sonra dünyanın içine sürüklendiği korku iklimi, “V for Vandetta” filmini hatırlatıyor. Yönetmenliğini James McTeigue’ın yaptığı film 2038 İngiltere’sinde geçer. Bir salgın hastalığın ardından demokratik çareler tükenir ve faşist bir parti yönetimi ele geçirir.

  • Filmin sonunda müfettiş Finch, salgını başlatan terör saldırısının, iktidarı ele geçirmiş olan faşistler tarafından yapıldığını keşfeder. Hem virüs hem de tedavisi, insanlar üzerinde yapılan deneyler ile laboratuvarda geliştirilmiştir.
  • Fakat konumuz V for Vandetta’dan değil Orwell’in 1984 romanı… Zira Corona salgını masum bir dünyaya gelmedi. Siyasî neticeleri dünyamızı kalıcı şekilde dönüştüren bazı projeler çoktan başlamıştı. Bu silsilede yakın geleceğe bir yolculuk yapacağız.
  • Orwell’in 1984 romanı Londra’da geçen bir distopya yani geleceğe karamsar bakan bir bilim-kurgu. Tabi 1940’lar için “bilim-kurgu” sayılabilecek “gözetleme ekranı” gibi teknolojik unsurlar bugün geride kaldı. Zaten romandaki siyasî kurgu, bilimsel kurgudan çok daha önemli.

  • Tabi yazar ve filozofların tasavvur ettiği iyimser siyasî kurgular da vardır: Tommaso Campanella’nın Güneş Ülkesi, Thomas More’un Ütopya’sı, Platon’un Devlet’i, Francis Bacon’ın Yeni Atlantis’i… Geleceği kâbus gibi tasvir edenler içinde ise 1984 tek örnek değil. Meselâ…

  • Jack London’ın Demir Ökçe’si, Yevgeni Zamyatin’in Biz’i, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sı bunlar birer karşı-ütopyadır; yani distopya.

  • Orwell’in kurgu devletinde 1930’ların faşist rejimleri gibi insanlara baskı uygulanıyor ama daha önemlisi tarihi yeniden yazmak ve lisanı bozmak için çalışan resmî kurumlar var.

  • Kanaatimizce 1984’teki baskıcı rejimin lisanı dönüştürmesi ve tarihi yeniden yazması, günümüzdeki özgürlük ihlâllerine ışık tutması açısından önemli. Bu taktikler, insanların zihnini kontrol etmeyi amaçlayan bir stratejinin görünen uçları:

  • Totaliter rejimler tarihi silip yeninden yazarlar çünkü geçmiş hakkında söyledikleri yalanları gerçeğe dönüştürmek isterler. Bu “resmî tarih” (ki gerçekte resmî yalanlardır) rejimin tahmin ve plan konusundaki hatalarını silip bedavadan sahte zafer üretir.

Mutaka Oku; 15 Temmuz

  • Diktatörler tarihi silip yeninden yazarlar çünkü söyledikleri yalanlar için delil üretirler. Stalin’in gizli polisi Nikola Yezhov, sipariş üzere iftira atar, masumları tutuklatıp işkence ederdi. Birgün ayağı kaydırıldı. Bunun üzerine Stalin onu eski fotoğraflardan sildirdi.

  • Fikir dünyamızı kontrol etmek isteyen diktatörlerin geçmişte kaldığını söyleyebilir miyiz? “Google bulamadıysa o şey yoktur” diyen bir slogan vardı; hatırlayacaksınız. Bugün Google’ın ilk 10 cevabı, Gerçek’in eş anlamlısı oldu neredeyse.
  • Wikipedia, Google, CNN, BBC, Twitter, FaceBook gibi birkaç firma/kurum adeta bir gerçek(!)tedarik karteline dönüştü. Ama 1984, bir kehanet romanı değil. Nedir? İnsan tabiatındaki güç tutkusu ile teknolojinin birleşmesinden doğabilecek siyasî sistemlerin başarılı bir kurgusu.

  • 1984’teki devlet, sadece sahte tarih yazan bir gerçek(!)tedarik tekeli olarak değil, gözetleme kameraları ve mahrem hayata tecavüz eden unsurları ile internetin devlerini hatırlatıyor. Tabi romandaki devlet, kamusal ve bürokratik iken bizimkiler özel şirket.
  • Hayranları Orwell’in bir kâhin olduğunu iddia ederken, sevmeyenler onun hedefi ıskaladığını, eserdeki sosyalist totaliter rejimin İngiltere’de hiç kurulmadığını söyler. Nedir meselenin aslı?
  • Güç, tabiatı itibariyle diğer güçlerle işbirliği yapma temayülündedir. Dün faşist devletlerin yaptığı şeyleri bugün Facebook, Google, Apple, Twitter ve Microsoft yapıyor. Faşist bürokrasilerin yerini serbest piyasa maskesi altında tekelleşen büyük firmalar aldı. Açalım…

  • Devlet ve otorite hakkında küçük bir parantez: İster orta çağ imparatorluklarını, ister asrımızın demokrasilerini konuşalım; sahnede daima bir “mülk” bir de “malik” vardır. Devlet/malik/sultan/seçilmiş hükümet, otoritesinin ihata ettiği mülke hükmeder. Yani?

  • Toprak, insan, şirketler… Devlet, insanları zorla askere alır; aşı yapar; güvenlik gerekçesiyle seyahatini kısıtlar hatta öldürür yani idam eder. Devletin şiddetini meşru kılan şey, son tahlilde adalettir amma… insanlar güvenlik için özgürlük ve adaleti bile feda edebilirler.

  • Terör/salgın hastalık/düşman işgali tehditleriyle karşılaşan halk, devletin tahakkümünü arttırmasını kabul eder. Bu tahakkümün genişlemesi, devlet memurlarının yapacağı zulmün eleştirilmesini (özgürlük), düzeltilmesini (adalet) ve mağdurların tazmin edilmesini (adalet) engeller.

  • Krizde müsamaha edilen “minik” zulümler hızla birleşip kurumsallaşır yani mafyalaşır. Üniformalı zulüm, devletin varlık sebebini asit gibi eritir. Güvenlik için tatbik edilen “meşru” devlet şiddeti, vatandaşın güvenliğini tehdit etmeye başlar ve devlet kendi zulmü altında çöker.
  • Evet, teori bu kadar. Dünyamıza geri dönelim. Salgın hastalık başlayana kadar birçok ülkenin tehdit algısında birinci sıra terör örgütlerine aitti. Corona virüs radar ekranlarımıza girmeden önce güvenlik/özgürlük dengesi neredeydi? Bir bakalım…
  • Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı (NSA), 2018 senesinde 530 milyon telefon konuşmasını gizlice dinleyip kaydetmiş. Makinelere sesle komut verebilmemizi sağlayan ses kaydındaki kelimeleri tanıma teknolojisi geliştikçe küresel bir polis devletinin önü açılıyor.

  • Corona Virüs salgını başlamadan çok önce Çin, vatandaşlarını fişlemiş; yüz tanıyan kameralarla hemen herkesi gerçek zamanlı takibe almıştı. Adi suçları ve isyanları engelleyip “cici vatandaşlara” ödül olarak puan veren bir sistemdi bu. (Salgında hasta takibi için çok işe yaradı)

  • Kuralları çiğneyenlerin internet erişimi, banka kredisi ve seyahat özgürlüğü engelleniyordu. ABD ve Avrupa da benzeri sistemleri terörle mücadele için kurmuştu; şüphelilerin uçağa binmesi yasaklanabiliyordu. (ABD’de ekseriyetle “fazla Müslümanca” giyinen kişilerdi bunlar). Ama…

  • Ama Atlantik’in iki yakasında özgürlükler ve mahrem hayatın muhafazası konusunda hassas olan STK’lar tepki veriyordu. Gerek devlet gerekse özel şirketler içinde zayıf olsa bile bir direniş; temkinli bir bakış vardı. (Bkz. Patriot Act ve gelen tepkiler)
  • ABD ve Çin’in kurduğu bu gözetleme sistemleri, George Orwell’in 1984 romanındaki “Big Brother” hatırlatıyor tabi. Hatta Google, FaceBook, Amazon gibi devlerin hakkımızda gizli bilgi toplaması ve ulusal polis güçleri veya FBI ile paylaşmasına da “Big Brother” deniyor:

  • 1984 romanında başarıyla anlatılan bir diğer kavram “Panoptikon”. Nedir? Korku, polisin yerini alıyor. Nasıl çalışır? Her insanın her an aktif olarak gözetlenmesi yerine vatandaşların her an gözetlenebilme ve ceza alma korkusuyla kendini frenlemesi.
  • 1930’ların faşist Avrupası ve Stalin Rusyası vatandaşı fişlemek için gizli polis ve muhbirler kullandı. Hatta IBM’in patronu Thomas J. Watson 1941 sonuna kadar sakatların, Yahudi ve Romanların fişlenip öldürülmesi için Hitler’e makine ve yazılım kiraladı.
  • Otomatik gözetleme sistemleri, eski zaman muhbirlerine benzemez. Teknolojik takip, sıradan polis takibine kıyasla çok daha fazla tepki alır. Çünkü özgürlüğe verdiği zarar, daha hızlı, geniş kapsamlı ve kalıcı olur.

  • Görüntü kayıtları yıllarca saklanabilir; ulusal güvenlikle ilgisi olmayan yerlerde kullanılabilir; meselâ şantaj gibi. Resmî amacı, vatandaşın can güvenliğini teröre karşı korumak olan teknolojik takip, bir diktatörün cinayet makinesine dönüşebilir.
  • Devlet ve küresel şirketlerin insanları zorbalıkla gözetlemesi yanında, teşhir merakı da mahrem hayata zarar veriyor. Artık insanlar modern diktatörlerin dijital tasmalarını boyunlarına kendi elleriyle geçiriyorlar. Mahremiyet bitince aile de biter…

  • Salgın hastalık tedbirleriyle özgürlüklerimiz kısıtlanması, terör korkusuna benziyor. Yani 1930 model faşizm bize zorla elektronik kelepçe takmayacak. Biz kapitalizmden yararlanmak için, sağlıklı olduğumuzu ispat eden çipi isteyerek taktıracağız vücudumuza.

  • Pasaport ve kredi kartı yerine geçen çipi taşımayan, evsiz yaşayan bir marjinal gibi görülecek. Meselâ iş ararken “e-mail kullanmıyorum” diyebiliyor musunuz? Çipsizlerin devlet dairesinden hizmet alamadığı, mahkemeye, hastahaneye, okula gidemediği bir dünyada ne yapacaksınız?

  • Bu gönüllü kölelik, Aldous Huxley’in Cesur Yeni Dünya’sına benzeyecek. “Mutluluk” tarif etme tekeli merkezî bir otoritenin elinde olduğu için, bir makinenin zevk hücrelerimizi uyarması veya bir hormonun damarımıza enjekte edilmesiyle mutlu olacağız(!)
  • Korku ve gözetleme? Devletin bizi terör, salgın hastalık ve savaştan korumasını isteriz. Devlet, bu koruma karşılığında çok değerli iki şeyi alır elimizden: Hürriyet ve mahrem hayat. Terör yüzünden OHAL ilân edilince polis yetkileri genişletilir; evler savcı izni olmadan aranır.

  • Avukatsız tutuklu kalma 48 saatten 1 haftaya çıkar ve hakların güvenlik için feda edildiği bu durum, yargısız infazlara kadar gidebilir. Bir başka deyişle devlet, varlık sebebi olan güvenliği sağlamaya çalışırken bizzat tehdit haline gelerek meşruiyetini kaybedebilir…

  • Gelin yaşamakta olduğumuz salgın hastalık tecrübesine bakalım: Corona virüs yüzünden Hindistan sokağa çıkma yasağı ilân etti. Türkiye ve Avrupa seyahat yasağı koydu. Salgın kontrol edilemezse bu tedbirlerin sertleşmesi kaçınılmaz.

  • Maksadımız söz konusu tedbirlerin meşruiyetini konuşmak değil; salgın hastalık gibi bir kriz durumunda özgürlüklerin ve mahrem hayatın askıya alınmasına dikkat çekmek… Başka? Muhtemelen “cici” Batı ülkeleri de “öcü” Çin gibi baskıcı davranmak zorunda kalacaklar. Ne yaptı Pekin?

  • Güney Kore’de bir yazılım geliştirildi. Kurallara uymayanı polise bildiriyor. Kredi kartı işlemleri bile izleniyor. Hükümet, korona virüs salgını bitince tüm kişisel verilerin silineceğini duyurdu. İnanıyor muyuz? Salgının bittiğine kim karar verecek? Hasta sayısı kaç olursa?

  • Singapur’da, TraceTogether adlı uygulama var. Kullanıcı bir hastaya 2 metre yaklaşıp 30 dakika orada kalırsa kaydediliyor. TraceTogether 800 bin kişi tarafından indirilmiş.

  • İsrail’de hükümet, iç güvenlik istihbaratı Shin Bet’e hasta kişileri telefonlarından izleme yetkisi verdi. Cep telefonu konum verilerini izlemek, başlangıçta terörle mücadele operasyonları için tasarlanmıştı. Hastalık için de kullanışlı. Yetki kalıcı olur mu?

  • ABD hükümeti, Uber, Apple, IBM, Google, Facebook, Twitter ve diğer teknoloji şirketleriyle, virüsün yayılmasını izlemek için Amerikan halkının cep telefonlarından konum verilerini kullanma konusunda görüşmeler yapıyor.
  • Hindistan’da hükümet insanların ellerine damga vurdu; şüpheli enfeksiyonları izlemek için havayolu ve demiryolu şirketlerinden rezervasyon verilerini alıyor.
  • Burada kritik bir denge söz konusu. Güney Kore halk sağlığı koruma genel müdürü Jung Eun-kyeong şöyle dedi: “Bireysel hakları ve mahremiyeti korumanın değeri ile salgın hastalıkları önlemenin değeri arasında dengeyi bulacağız.” (New York Times, 23 Mart 2020)

  • Economist ise yurttaşların gözetlenmesi ile demokrasilerde devletin rolüne dair tabuların da yıkıldığına işaret etti ve milimetrenin on binde biri kadar olan bir virüsün, Batı demokrasilerini zayıflattığını yazdı.

  • Orwell’in 1984 romanından uzaklaştığımızı düşünüyorsanız… tam tersi; meselenin merkezine yaklaşıyoruz. Romandaki müthiş fikirlerden biri “Gerçek Bakanlığı”. Gerçeklerin bir bakanlık faaliyeti haline gelmesi… Orwell’den dâhiyane bir buluş!
  • Normal insan için “gerçekler” kontrol dışında gerçek’leşir. Olaylari, gazete ve TV’den, komşulardan öğrenir. Oysa devlet ve küresel şirket gibi sıra dışı güçler için gerçek bir “gerçek” yoktur; “gerçek” toplumların algısıdır ve algı yönetimine tabidir.
  • Devletler keybedilen savaşı zafer gibi gösterebilir. Çevreyi kirleten şirketler kendilerini çevreci gösterebilir yahut büyük çevre felâketlerinin suçunu o bölgedeki devletin veya halkın omuzlarına yıkabilir. Önemli olan gerçekten ne olduğu değil, olanların nasıl algılandığıdır.

  • Peki otorite/ küresel şirket/ hükümet olan güçlerin her algı operasyonuna “gayrı meşru” diyebilir miyiz? Keşke hayat bu kadar basit olsaydı. Keşke basın bürosu, reklâm ajansı, halkla ilişkiler etiketi taşıyan her girişime “karanlık algı operasyonu” damgası vurabilseydik. Açalım.

  • Ülke sıcak savaşa girince “moral bozan” yayınlar da yasa dışı ilân edilir. Yani insanların açıkça hükümeti eleştirmesi suç olur. Corona virüs salgını gibi felâket dönemlerinde de yalan uydurup panik yaymak isteyen psikopatlar çoğalır. Devletin buna engel olması meşru değil midir?
  • Fikir hürriyeti ile panik yayma hürriyetinin çakıştığı yerdeyiz. Bir kalp ilacının salgın hastalığı tedavi ettiği bilgisini(!) yayan stokçu bir sahtekâr hayal edin. Dolandırıcı kâr için bu haberi yaydığında, o ilaca gerçekten muhtaç olan kalp hastaları ölebilir.
  • Ama… bunları engellemesi gereken devlet görevlileri, kendilerine verilen yetkileri kötüye de kullanabilirler: Muhalif fikirlere yayın yasağı getirmek, bir şehirde interneti engellemek, vatandaşların özel yazışmalarını ve telefon görüşmelerini gizlice takip etmek…
  • Salgın hastalık başlamadan evvel birkaç felâket senaryosu görmüştük: 1980’lerde Reagan’ın uyuşturucu kartellerine karşı(!) başlattığı savaş, Latin Amerika’yı sömürmek için bahaneydi. 11 Eylül saldırısı ile “teröre karşı savaş” müsameresi başladı: Irak ve Afganistan işgal edildi…
  • Ama Orwell’in 1984’ü modern bu korku imparatorluklarının daha ötesinde bir şey anlatıyor. Nedir? Lisanı ifsad ederek isyanları engellemek. İsyan bastırmak değil, insanların isyan düşüncesine sahip olmasına müsaade etmeyen bir lisan ihdas etmek! Nasıl?

  • Eskisöylem (İngilizce) sadeleştirilerek yenisöylem’e dönüşüyor. Romandaki diğer bir çarpıcı unsur ise tarihi yeniden yazmak suretiyle “gerçek” tekelini rejimin elinde tutmak; hafızası ve tarih şûuru olmayan bu insan topluluğunu koyun gibi gütmek.

  • Bunun için kelime atılıyor lisandan. Mükemmel, harikulade, şahane… gibi kelimeler yerine “iyi, çok iyi, çok çok iyi” demek zorunda kaldığınızı düşünün. Yahut “Zât, şahıs, adam, herif…” yerine sadece “kişi” demek… Fikir dünyanız birden fakirleşmez mi?
  • 1984’teki iktidar, halka sürekli hükmedebilmek için, Eskisöylem’de “gerçeklik denetimi”, Yeni söylem’de “çiftdüşün” denen bir işlem kullanıyor; şizofrenik bir “ulus” çıkıyor ortaya:

  • Şu an Avrupa’da “fake news” (yalan haber) yazmak ve yaymak suç. FaceBook ve Twitter gibi şirketler de “yalan haberleri” sansürlüyor. Ama neye göre yalan? Meselâ İsrail ordusu Gazze sahilinde piknik yapan Filistinli aileyi bombaladığında bunu söylemek “yalan” sayılırsa ne olur?

  • Nitekim, PKK’ya “bebek katili” diyen etiketlerin Twitter tarafından engellendiğine şahid olduk. #YPG ve #PKK aleyhine tag açarsanız Twitter çaktırmadan sanürlüyor. İnternet ile fikir özgürlüğü geleceğini savunanlar yanıldı. Devlet sansürü yerine şirket sansürü geldi. ABD mahkemesinde dava açsan “özel şirketin seni sansürleme özgürlüğüne karışamam” diyecek.

  • ABD’de bazı devlet kurumlarını eleştirenler, bazı şirketlerin kirli çamaşırlarını ortaya dökenler de “fake news” yaymakla suçlanıyor ve sosyal medya şirketlerince engelleniyor. Hatta bazı insanların sosyal medya hesapları kapatılıyor.
  • 1984 romanında gerçeğin nasıl “düzeltildiğini” anlatan şu satırlar ibretlik:

  • George Orwell bu satırları sanki Türkiye’deki millî eğitim bakanlığı ve okullarda yetiştirilen kullanışlı aptallar için yazmış:

  • Bir insan size “fikrim var ama söyleyemiyorum” dese tuhaf gelir değil mi? Yasak mı? Beni kızdırmaktan mı korkuyorsun? “Hayır. Konuştuğumuz lisan müsaade etmiyor”. O zaman nasıl düşünebiliyorsun? Kendimize anlatamadığımız bir fikir… gerçekte yok demektir.

  • Sıradan bir diktatör kendisine isyan edenlere baskı yapar; hatta öldürür. Ama totaliter rejimde isyanı değil yapmak, düşünmek bile imkânsızdır. Çünkü rejim, lisanı kontrol altına almıştır… Yani sadece vatan toprağı değil zihinler de işgal altındadır.

  • Romandan kısa bir alıntı: “…Örneğin, ‘iyi’ kelimesi varken ‘kötü’ kelimesine gerek yoktu, çünkü “iyisiz” kelimesi istenen anlamı aynı ölçüde, hatta daha iyi veriyordu …”

  • Ludwig Wittgenstein bu zihin işgalini şu sözlerle ifade etmiş: “Dünyamın hudutları, lisanımın hudutlarıdır”:

  • Orwell’in yazdıkları geçmişte kalmış bir kurgu mudur? Bugün ülkesini savunan Afgan, “terörist” diye damgalanabiliyor; Petro-dolar çetesine kafa tutanlar “diktatör” oluveriyor. Hatırlayın, Nazi Almanyasında da kelimeler devlet eliyle dönüştürülmüştü.
  • Hayatının büyük bir kısmında politik görüşünü “solcu/sosyalist” diye tanımlayan Orwell’in gerek 1984 gerekse Hayvan Çiftliği’nde Sovyet Rusya’ya çakmasının sebebi ne peki? Orwell İspanyol iç savaşına katılmış. Ama birçokları gibi gözlemci değil asker olarak.
  • Boğazından bir de kurşun yemiş; yani yazarımız gerçekten cephede. Fakat dâhil olduğu milis yani POUM (Marksist işçi birliği partisi) Sovyet Rusya güdümündeki sosyalistler tarafından “yasa dışı” ilân edilmiş ve Orwell bu yüzden birkaç kez ölümden dönmüş.
  • Bu olayda da gerçek mesele gözünüzden kaçmasın: Faşizme karşı mücadele eden anarşistler ile komünistlerin iç hesaplaşmasından öte bir şey söz konusu. Orwell, sol yayınlarda POUM’u karalayan yalanları görüyor. İspanyol cumhuriyetçiler de bunlara inanıyor.
  • Yani resmî gerçekler(!), gerçekten yaşananların yerini almış ve insanlar eylemlerini buna göre değiştiriyor. İşte Orwell’in fark ettiği şey bu ve solculara özgü değil. Meselâ ABD’nin kaybettiği Vietnam savaşını Hollywood filmleriyle yeninden yazması.
  • 1984’te ve Hayvan Çiftliği’nde hedefi komünizm veya Sovyet Rusya zannetmek bu yüzden büyük hata olur. Orwell, yeryüzü cenneti kurma iddiasındaki devrimlerin eninde sonunda bir azınlık tarafından siyasî alet haline geleceğini bizzat yaşayarak öğrenmiş.
  • Bir başka deyişle, George Orwell Hayvan Çiftliği’nde devrimciliğin hücrelerindeki kan dökücü muhafazakâr geni gözler önüne sermiş. Bkz. Muhafazakârlık / Conservatisme / سياسة محافظة
  • Geçmişteki devrimlere baktığımızda ideoloji ne olursa olsun Orwell’in Hayvan Çiftliği’ndeki domuzları görürüz: İran devrim muhafızları, Kemalist istiklâl mahkemeleri, Rus karşı devrim avcısı ÇEKA, 1789 Fransız devriminden sonra salatalık doğrar gibi kafa kesen giyotinler…
  • George Orwell’in 1984 romanında Türkiye’yi yakından ilgilendiren bir mesele var. Bu konuda 3 alıntı yaparak silsileyi sırlayalım… 1/3:

  • George Orwell’in 1984 romanında anlatılan senin hikâyendir… Agâh ol; dilsiz, tarihsiz ve şahsiyetsiz olma… Vesselâm 🙂

George Orwell – Bin Dokuz Yüz Seksen Dört | 1984

Yazar; Derin Düşünce .Org

guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları Göster
mutlakaoku.com © 2016 | Pdf Kitap İndir | Video İndir | Yorumlar Libros Gratis | Free pdf download |
0
Bu konuda sen ne düşünüyorsun? Yaz Mutlaka Okunsun...x
()
x