Kim Demiş Rüyalar Gerçek Olmaz Diye? (‘Kim demiş 13 uğursuzdur?’)

Derler ya; ”13 uğursuz rakamdır” ?.. Sanırım bunun ne kadar boş sadece bir hurafe olduğunu dün iyice anladım.. 13 Eylül benim için uğursuz değil tam aksine belki de hayatımın en ‘Uğurlu’ günü oldu.. Anlatayım.. Şahidim de var üstelik!..

  • Hem de inandığı doğrular dışında hiçbir şey hakkında ne yaz, ne de yazma denebilecek, 2017 Sonbaharı’nın hüzünlü bir Ekim gecesinde keşfettiğim, benimle birçok bağlamda aynı hisleri,hatta meslek büyüğü, daha da doğrusu ‘İdolü’olmasının da etkisi ile aynı heyecanı belki de benden, katbekat fazla duyan gazeteci kardeşim..
  • Şahidim. Söylemeliyim ki, yaşamımda icabetinden onur duyacağım en değerli daveti alalı 3 gün olmuş ve ben henüz bunun bile heyecanını üzerimden atamamıştım.
  • 96 yıl önce o yüce adam ve şerefli askerleri olmasa belki de şimdi işletmecisinin adının Niko olabileceği şirin bir Kordonboyu balıkçısının önünden daha önce yüzlerce kez geçmeme rağmen,bir gün orada ‘Gözlerinden Atatürk fışkıran’ birisi ile oturacağımı,bir insanın anlattıkları bir yana, dinleyişinden bile dersler çıkarılabileceğini Eylül, hem de ayın 13’ünde öğrenebileceğimi nereden bilebilirdim?
  • Evet gözlerinden. Gözlerinden fışkırıyordu! Tıpkı bir yiğidin sevdiğinin adını anamayışı, kalbini her yerde ulu orta açmayışı gibi. Özel bir imtina göstermiyor, onu her cümlede kullanmayı yeğlemiyor ama sen her cümlede onu hissedebiliyorsun.
  • İşte o an anlıyorsun ki; bu sevmek falan değil, bu bildiğin bir aşk! Sevenleri,yanına gelenler,bir fotoğraf çektirip birkaç kelime de olsa sesini arada bir mikrofon olmadan duymak isteyen, o gözlerin kendisini görmesini, kalbindeki Atatürk aşkının onun tarafından hissedildiğini anlamak ve ona da yalnız olmadığını hissettirmek isteyenler çoktu.
  • Kimseyi kırmıyor,yaş ayırmadan herkes için hiç üşenmeden ayağa kalkıyor,söylediklerini sabırla ve kesmeden dinliyor,ciyi dilek ve umutlarını aşılayıp büyük bir centilmenlikle uğurladıktan sonra, konuşmamın kaldığım yerini bana hatırlatıyor,özür dileyip devam etmemi rica ediyordu..
  • Açıkçası bu güçlü bir hafıza,kuvvetli ahlak ve disiplin gerektiriyordu. Etkileyiciydi. Nasıl bilirdim ki bunun şöhretin tesadüf olamayacağına beni iyice inandıracak zincirin sadece küçük bir halkası olabileceğini?
  • ‘Yoldan geldiniz, hemen bir şeyler söyleyelim çocuklar size, hem biraz atıştırır, hem de sohbet ederiz’ dediğinde zaten sevinçle dolu olan midemizde yiyecek hiçbir şeye yer yoktu.. Çay.. Çay içelim dedik önce, belki daha sonra bir şeyler atıştırabiliriz.. Belki…

  • Oysa kardeşimle buluştuğumuz sabah saatlerinden beri ‘Ne yesek, sen aç mısın ben açım aslında!’ sohbetleri aramızda dönüp durmasına rağmen heyecandan olsa gerek bir simit ve birkaç çaydan başka hiçbir şey henüz midemize girebilmeyi başaramamıştı..
  • Ve tabii bir de ciğerlerimize adeta memleket derdi gibi sirayet eden,bir türlü kurtulamadığımız o lanet olası illet, sigara dumanı! ‘İçmeyin çocuklar şunu, içmeyin’ dedi.. Sigaraya başladığım yıllar geldi aklıma birden..
  • Almanya’da çalışan babamla Türkiye’ye izne gelirken yanında içmediğimden canım sigara içmek istediği zamanlarda eski Yugoslavya’nın otoban parklarında verdirdiğim mecburi molaları hatırlamıştım..
  • Kendimi o günlerdeki kadar genç, dinamik ve baba yanı kadar güvende hissetmiştim farklı konular arasında dalıp gittiğim anlarda,kimseye çaktırmadan..
  • İkinci,üçüncü çaylar da içilmiş, aklımıza yemek henüz gelmemişti.. Sadece arada nazik bir ses, ‘Çocuklar siz hala acıkmadınız mı?’ diye soruyor, duyuyor fakat cevaplayamıyor, ya konuşmaya, ya dinlemeye ya da izlemeye devam edebiliyordum..
  • Yakın zamana kadar sırf ekranda bile olsa görebilmek için bir ülkenin tüm sokaklarının boşaldığı kişinin söylediklerinin manasını hafızamıza nakşetmek yerine yemek yemek, sadece zaman kaybından öte olamazdı, bunu çok iyi biliyordum.. 2. saatine yaklaşmıştı sohbetimiz..
  • ‘Çocuklar ben çok fazla yemek yemem,bu benim hem öğle hem akşam yemeğim olacak,haydi artık bir şeyler söyleyelim..’ Belli ki, mekanın sahibi dahil tüm çalışanlarının ona karşılıksız ve çok özel bir sevgi,saygısı vardı.. Ben yaşamımda yıllarca turizmcilikle uğraştım.
  • Ne yanımda çalışan, ne de gittiğim bir restoranda bir garsonun elindeki en taze en leziz yiyecekleri bu kadar içten ve hizmet arzusunu belli ederek sıraladığını görmedim.. Ne verirse versin, belli ki güvenerek yenebilirdi. -Çingene palamutu sever misin Haldun? Şimdi mevsimi..
  • -Severim Abi. Salatanıza zeytinyağı ilave edeyim mi? -Et tabii.. Zeytinyağı çok faydalıdır, siz de edin.. Ben gerçek ihtişamın mütevazılıkta saklı olduğunu Cemal dedemden, huzuru ise anneannem Nevhayal Hanım’dan zaten daha çocukken yaşayarak öğrenmiştim..
  • Fakat bunun gerçekliğinin en doğru sonuca ulaştıran testini rahatlıkla diyebilirim ki o masada yaşadım!.. Cemal Dedem.. Kemalpaşa Dağları’nın efsanesi,Yunan ve Yunan’la işbirliği yapanların korkulu rüyası, Çetebaşı Sessiz Hasan’ın torunu..
  • ‘Nasıl kazanıldığından emin olmadığın parayla kurulan sofraya sakın oturma’ demişti küçükken.. Ramazanda hayırsever(!) bir iş adamının belediye çadırında dağıttığı tavuk, pilav, salata ve çorbadan yemiş birisi olarak masamdaki nimetlerin anamın ak sütü gibi helal olup olmadığını anlayabilecek yaş ve tecrübeye çoktan sahibim artık..
  • Ne kadar lezzetli, sindirimi ne kadar kolay oluyor helal parayla kazanılmış her bir lokma.. Adeta yok gibi, hayret verici.. Tıpkı küçüklüğümde hasta taklidi yapıp, dedemin numara yaptığımı bilmesine rağmen hiç üşenmeden yağmurda çamurda çarşıya kadar yürüyüp, yemem için getirdiği meyvelerdeki huzur ve lezzet o masada, hemen önümde ve karşımda… Dün.. 13 Eylül 2018. Günlerden Perşembe.. Ve mis gibi Atatürk kokan memleketim,bir İzmir öğleden sonrası bitmişti..
  • Artık Karşıyaka’ya doğru bakınca ufuk çizgisine değdiğini görüyor, Ege’nin karanlık sularına gömüldüğü hissinin yanına bir de sonbahar akşamının hüznü eklenip yaşam boyu akıldan çıkmayacak bir vuslatı ayrılık ve hasrete teslim etme mecburiyetini hatırlatıyordu güneşin batışı..
  • Yaşamında bir insan sadece doğruları yaptığına emin olunca kimin kuyruğuna bastığını önemsemeyip hiç kimseden korkmadan, çevresinde onlarca koruması olmadan, adeta matruşkanın en küçük parçası gibi gizlenmeden, onurla, huzurla, güvenle, erkekçe yaşayabildiğini öğrendiğim gün…

Kim demiş 13 uğursuzdur? Kim demiş rüyalar gerçek olmaz diye… Hepsi uydurma.. Hepsi hikaye!.. Sana saygı, sana sevgi, sana minnetle, ”Büyük Usta!..” Kal sağlıcakla…

Bu Konu, The Pianist @H_Yerlikaya35 Kullanıcı adıyla paylaşımlar yapan, bir Twitter hesabının, paylaşımlarından derlenerek oluşturulmuştur…

Sen, Bu konuda ne düşünüyorsun?

avatar